Ana içeriğe atla
Radar Türkiye
Etkinlikleri uygulamada keşfet
Aç
Radar Türkiye
Tunca Kıyısında Saray ve Darüşşifa
Kültürel4 Durak

Tunca Kıyısında Saray ve Darüşşifa

Henüz puan yok

Beğenmek ve puan vermek için giriş yap

Edirne'yi yalnızca Selimiye'nin kubbesinden tanıyanlar, şehrin asıl sırrının kuzeyde, Tunca'nın kıvrımlarında saklı olduğunu çoğu zaman fark etmez. Osmanlı sultanları on beşinci yüzyılın ortasında burada, nehrin iki kola ayrılarak bir ada oluşturduğu yerde, Topkapı'dan sonra imparatorluğun en büyük ikinci sarayını kurdular. Sarayı kente köprüler bağladı, saray bahçelerinin hemen batısında ise Sultan II. Bayezid'in darüşşifası yükseldi. Bu rota o dünyayı, şehrin merkezinden nehre doğru inerek dört durakta okumanızı sağlıyor.

Yürüyüş, II. Murad döneminde tamamlanan Üç Şerefeli Cami'de başlıyor. Burada Osmanlı mimarisinde ilk kez görülen revaklı avlunun ve geniş merkezi kubbenin, sonraki yüzyılın büyük yapılarına nasıl yol açtığını görüyorsunuz. Sonra kuzeye, Sarayiçi'ne geçişi sağlayan dört kemerli Kanuni Köprüsü'ne yürüyorsunuz; kaynaklar köprüyü Kanuni Sultan Süleyman dönemine ve Mimar Sinan'a bağlıyor. Köprünün öbür ucunda Edirne Sarayı'nın kalıntıları, Adalet Kasrı, Fatih Köprüsü ve er meydanı sizi bekliyor. Gün, Tunca'nın kuzey kıyısındaki Sultan II. Bayezid Külliyesi'nde, bugün Trakya Üniversitesi'nin sağlık müzesi olarak kullandığı darüşşifada bitiyor.

Sıra bilinçli seçildi. Üç Şerefeli, sarayın kurucusu II. Murad'ın şehre bıraktığı en büyük yapı; saray onun ölümünden sonra oğlu Fatih Sultan Mehmed döneminde tamamlandı ve Bayezid bu iki kuşağın mirasını darüşşifayla sürdürdü. Yani yürüdükçe hem şehirden nehre iniyor hem de babadan oğula, oradan toruna geçen bir yüzyılı izliyorsunuz. Saray alanında ayrıca bugün Kırkpınar güreşlerinin er meydanı ve eski av sahası Tavuk Ormanı bulunuyor; yani ada yalnızca bir harabe değil, kentin hala kullandığı canlı bir açık alan. Köprüler bu hikayenin bağlantı yerleri; sarayın ana girişi, kaynaklara göre Kanuni'nin köprüsüyle Fatih'in köprüsü aynı eksene oturtularak belirlenmişti.

Rotanın büyük kısmı düz ve kolaydır, ama Sarayiçi açık bir alan olduğu için güneşe ve rüzgara karşı hazırlıklı olun. Sarayda kazı ve restorasyon çalışmaları sürdüğünden bazı bölümler çit arkasında kalabilir; güncel durumu ziyaretten önce kontrol edin. Üç Şerefeli Cami'ye girerken ziyaret adabına uyun, vakit dışı saatleri seçin. Darüşşifa müzesinin giriş koşulları ve açık olduğu günler için işletmecinin resmi sitesine bakın. Yanınıza su ve rahat ayakkabı alın. En uzun durağı müzeye ayırın, çünkü şifahanenin kubbesi altında zaman kolayca akıp gidiyor.

Süre: 4-5 saat. En iyi zaman: İlkbahar ve sonbahar en rahat mevsimler; Sarayiçi'nin geniş çayırlarında yazın gölge az olduğu için yürüyüşe sabah erken başlayın.. Ulaşım: Rota baştan sona yürüyüşle yapılır ve toplam yaklaşık üç kilometre tutar; başlangıç noktası Üç Şerefeli Cami, Selimiye'nin hemen batısında, şehir merkezindedir. Dönüşte Sultan II. Bayezid Külliyesi'nden merkeze yürüyerek, şehir içi otobüsle ya da taksiyle dönebilirsiniz.

Kaynaklar

Edirne Merkez, Edirne
Kültürel
4 Durak
Mekanlarda ~3 sa 50 dk
Yürüyüş ~2,8 km · 46 dk
Toplam ~4 sa 36 dk
19 Ekim 2026

Rota Durakları

1
Üç Şerefeli Cami

Üç Şerefeli Cami

~40 dk burada

Rotaya Üç Şerefeli Cami'nin batı kapısından başlayın, çünkü yapının çarşıyla kurduğu ilişki en iyi buradan okunur. Eğimli arazi yüzünden bu kapıya basamaklarla çıkılır ve beyaz mermerle örülmüş kütlesi cepheden öne doğru taşar. Kapıyı çevreleyen nişin köşelerindeki sütunçelere yakından bakın; kum saati ve örgü motifleri taşıyorlar. Nişin sivri kemerini süsleyen kırmızı beyaz palmetler de bu kapıyı avlunun öbür girişlerinden ayıran ayrıntıdır. Avluya girince durup çevrenize bakın, çünkü Osmanlı mimarisinde revaklı avlu ilk kez bu yapıda kullanıldı. Revakları taşıyan sütunlar farklı taşlardan seçilmiş; çoğu mermer, kuzey kanatta ise granit ve yeşil Eğriboz taşından yontulmuş olanlar var. Revak kubbelerinin içindeki kalem işlerine bakmak için başınızı kaldırın. Bu süslemeler on sekizinci yüzyıldaki onarımda eski desenlere sadık kalınarak yenilendi. Avlu pencerelerinin ikisinin alınlığında lacivert ve beyaz çini panolar var ve Kültür Portalı bunlarda II. Murad'ın adının geçtiğini belirtiyor. Ardından avlunun dört köşesindeki minareleri tek tek ayırt etmeye çalışın, çünkü dördünün de süslemesi birbirinden farklıdır. Camiye adını veren üç şerefeli minare kırmızı taştan zikzaklarla bezelidir ve yetmiş metreye yaklaşan boyuyla döneminin en yüksek minaresiydi. Bu minarenin her şerefesine ayrı bir merdivenle çıkılması, yapının en çok anlatılan mühendislik ayrıntısıdır. Kırmızı ve beyaz karelerle örülmüş baklavalı minareyi TDV İslam Ansiklopedisi Fatih Sultan Mehmed dönemine bağlıyor. Gövdesini helezon gibi saran kalın kaval silmeleriyle burmalı minare ise 1762 depreminden sonraki onarımda yapıldı. Harime girecekseniz omuz ve dizlerin örtülü olmasına dikkat edin, kadın ziyaretçiler başlarını örtsün ve vakit saatlerinden kaçının. İçeride sizi enine gelişen dikdörtgen bir mekan karşılar. Merkezdeki büyük kubbe yaklaşık yirmi dört metre çapındadır ve iki yanında ikişer küçük kubbe yer alır. Kaynaklar bu planın sonraki yüzyılda Mimar Sinan'ın İstanbul camilerinde daha gelişmiş biçimde uygulandığını vurgular. Ana kubbe ile yan kubbeler arasındaki üçgen boşluklara yerleştirilmiş mukarnaslı küçük kubbeciklere dikkat edin. Fotoğraf için avlunun kuzeybatı köşesinden üç şerefeli minareyi revakların kemerleriyle aynı karede yakalamak iyi sonuç verir. Çıkarken caminin doğusundaki iki medreseye bir göz atın: biri II. Murad'ın saatli medresesi, öbürü Fatih döneminin Peykler Medresesi. Peykler Medresesi yaz aylarında Edirne Sarayı kazısının kazıevi olarak kullanılıyor, yani bir sonraki büyük durağın arkeologları bu avlunun hemen yanında kalıyor. Buradan kuzeye, Tunca'ya doğru yaklaşık bir kilometre yürüyerek Kanuni Köprüsü'ne ulaşırsınız.

Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi, Üç Şerefeli Cami ve Külliyesi; Kültür Portalı, Üç Şerefeli Cami.

Üç Şerefeli Cami, Edirne'nin merkezinde II. Murad'ın yaptırdığı ve Osmanlı mimarlık tarihinin dönüm noktalarından sayılan yapıdır. TDV İslam Ansiklopedisi ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde yayımlanan bir makale yapım tarihini 1437 ile 1447 arası olarak verir. Kültür Portalı ise başlangıç için 1433 yılını yazar, bu yüzden en güvenli ifade yapının 1430'ların sonunda başlayıp 1447'de bittiğidir. Mimarı olarak Muslihuddin adı anılır, ancak makale kitabelerde bir usta adının geçmediğini ve bu konuda kesin bilgi olmadığını hatırlatır. Cami, saatli medrese, mektep, sebil, çeşme ve hazireden oluşan küçük bir külliyenin merkezidir. Yapının önemi planından gelir. Enine dikdörtgen biçimindeki ana mekanın ortasında 24 metreyi biraz aşan çapta büyük bir kubbe yükselir. TDV'ye göre bu kubbe altı ayağa oturur ve iki yanında 10,50 metre çapında ikişer küçük kubbe yer alır. Ana kubbe ile yan kubbeler arasındaki üçgen boşluklar dört küçük kubbecikle kapatılmıştır. Kültür Portalı bu düzeni Osmanlı'da ilk kez burada görülen bir plan olarak tanımlar ve Mimar Sinan'ın İstanbul camilerinde aynı fikri daha gelişmiş biçimde uyguladığını ekler. TDV de yapıyı Osmanlı mimarisinin merkezi planlı camilerinin ilk örneği olarak değerlendirir. İkinci yenilik avludur. Kültür Portalı'na göre revaklı avlu Osmanlı mimarisinde ilk kez bu camide kullanılmıştır. Avlu 60,70 metreye 35,50 metre ölçüsündedir ve yirmi iki kubbeli birimle çevrilidir. Revak sütunları mermer, granit ve yeşil renkli Eğriboz taşından yapılmıştır. Avlunun batı kapısı beyaz mermerden ve en gösterişli olanıdır, eğimli arazi nedeniyle basamaklarla çıkılır ve yapının çarşıyla kurduğu ilişkiyi gösterir. Revak kubbelerindeki kalem işlerinin Kültür Portalı'na göre Osmanlı camilerindeki en eski örnekler arasında olması, avluda başınızı kaldırmanız için iyi bir nedendir. Cami adını avlunun kuzeybatı köşesindeki üç şerefeli minareden alır. TDV bu minarenin boyunu 67,75 metre, külahla birlikte 76 metre olarak verir ve yapıldığı dönemin en yüksek minaresi olduğunu belirtir. Şerefelere üç ayrı merdivenle çıkılır, bu fikir bir yüzyıldan sonra Selimiye'de yeniden karşımıza çıkar. Gövde kırmızı taştan zikzaklarla bezelidir. Dört minarenin her birinin süslemesi farklıdır. Kuzeydoğudaki baklavalı minare Fatih Sultan Mehmed döneminde yapılmıştır, helezon biçimli silmeleri olan burmalı minare ise 18. yüzyıldaki onarım sırasında eklenmiştir. Dördüncü minare dikey yivleri nedeniyle yivli minare olarak anılır. Cami tarih boyunca birkaç kez onarıldı. 18. yüzyılın ortasındaki büyük depremde minareler ve bazı kubbeler zarar gördü ve yapı 1763-64'te III. Mustafa döneminde elden geçirildi. Makaleye göre 1893-1895 arasında ve Cumhuriyet döneminde yeniden onarılan cami, 1991'de başlayıp 2019'da tamamlanan kapsamlı bir restorasyon geçirdi. Bu son çalışmada sonradan eklenmiş barok süslemelerin büyük bölümü kaldırıldı ve alttaki eski desenler yenilendi. Caminin doğusunda iki medrese yer alır. II. Murad'ın yaptırdığı saatli medrese ile Fatih'in yaptırdığı Peykler Medresesi revaklı avlular etrafında sıralanmış kubbeli odalardan oluşur. Mihrap tarafındaki hazirede 17. yüzyıldan 20. yüzyılın başına uzanan 194 mezar taşı tespit edilmiştir. Hazire duvarında 1694-95 tarihli Hekimbaşı Yusuf Efendi Sebili ile 1801 tarihli Filibeli Çelebi Ağa Sebili görülür. Ziyarette önce avluya batı kapısından girip revakların altında yürüyün, sonra minarelerin farklı desenlerini avlunun ortasından karşılaştırın. Cami ibadete açık olduğu için içeri girerken uygun kıyafet seçin ve vakit aralarında sessiz kalın. Karşısındaki Sokullu Mehmed Paşa Hamamı da TDV'ye göre bir Mimar Sinan yapısıdır. Selimiye'ye ve Eski Cami'ye birkaç dakikalık yürüyüş mesafesindeki cami, Tunca kıyısına inen yürüyüşler için de iyi bir çıkış noktasıdır.
2
Kanuni Köprüsü

Kanuni Köprüsü

~25 dk burada

Kanuni Köprüsü'ne vardığınızda hemen üstüne çıkmayın, önce kent tarafındaki kıyıdan köprüye bir bütün olarak bakın. Bu köprü halk arasında Saray Köprüsü diye de anılır, çünkü yüzyıllar boyunca şehirden Sarayiçi'ne geçişin ana yolu buydu. Yontma taştan dört gözle Tunca'nın bir kolunu aşar ve sakin günlerde kemerler nehrin yüzeyinde yansır. Köprünün tarihi kaynaklarda iki farklı biçimde veriliyor. Bir kısmı 1553-1554 yıllarını yazarken Kültür Portalı köprünün 1560'ta Adalet ve Terazi kasırlarıyla birlikte yaptırıldığının sanıldığını söylüyor. Mimar Sinan'a bağlanması da ilginç bir ayrıntı taşır, çünkü Turkish Archaeological News'e göre köprü Sinan'ın eserlerini sayan Osmanlı listelerinde geçmez. Atıf, Ahmet Badi Efendi'nin Riyaz-ı Belde-i Edirne adlı eserinden gelir. Uzunluk için de kaynaklar ayrışıyor; altmış metreden seksen metreye kadar farklı ölçüler yazılmış. Genişliği ise dört buçuk metre olarak veriliyor, yani iki kişinin rahatça yan yana yürüyebileceği dar bir geçit. Vikipedi'ye göre köprü bugün Karayolları Genel Müdürlüğü'ne bağlı bir tarihi eserdir. Turkish Archaeological News, sarayın kendisi ortadan kalkmışken adayı karaya bağlayan üç tarihi taş köprünün günümüze ulaştığını ve hala kullanıldığını vurgular. Şimdi köprünün üstüne çıkın ve ortasına kadar yürüyün. Buradan sağa ve sola bakınca nehrin adayı nasıl sardığını anlarsınız, çünkü Tunca biraz güneyde iki kola ayrılarak Sarayiçi'ni bir ada haline getirir. Güneybatı yönünde görünen uzun köprü, 1451'de vezir Şahabeddin Paşa'nın yaptırdığı ve Saraçhane adıyla da bilinen köprüdür. Bu köprü 1706'da II. Mustafa döneminde onarılmış, onarım kitabesi de yerinde duruyor. Kuzey koldaki üç kemerli Fatih Köprüsü'nü ise bir sonraki durakta saray alanının içinden göreceksiniz. Kültür Portalı'na göre Kanuni bu köprüyü Fatih Köprüsü'yle aynı eksene oturtarak sarayın ana girişini yeniden belirlemişti. Yani üzerinde yürüdüğünüz hat, sultanların ve elçilerin saraya girerken izlediği törensel yolun parçasıdır. Saraya giden su da bu köprünün üstünden, döşenmiş borularla taşınıyordu. Mimar Sinan'ın şehre getirdiği Taşlımüsellim suyunun bir kolu bu yolla saraya bağlanmıştı. Köprü 1902'deki büyük taşkında ağır hasar gördü ve en son 1990'da onarıldı. Fotoğraf için ışık öğleden sonra daha yumuşaktır; kemerleri suyla birlikte çekmek isterseniz kıyıya yeniden inin. Karşı yakaya geçtiğinizde artık sarayın Hasbahçe denilen eski alanına adım atmış olursunuz.

Kaynak: Kültür Portalı, Saray (Kanuni) Köprüsü; Turkish Archaeological News, Sarayiçi köprüleri.

Kanuni Köprüsü, Saray Köprüsü adıyla da bilinen, Edirne'de Tunca Nehri'nin bir kolu üzerinde şehir merkezini Sarayiçi'ne bağlayan tarihi taş köprüdür. Adını yapımını emreden Kanuni Sultan Süleyman'dan alır. Vikipedi'ye göre köprü şehir merkezi ile sarayın Hasbahçesi'ni birbirine bağlar ve bugün Karayolları Genel Müdürlüğü'ne aittir. Kesme taştan dört gözlü olarak inşa edilmiştir. Köprünün yapım tarihi kaynaklarda farklı verilir. Türkçe Vikipedi 1553-1554 yıllarını, İngilizce Vikipedi 1554'ü verir; Turkish Archaeological News ise 1553-1554 ya da 1560 diye iki olasılığı birlikte anar. Köprü genellikle Mimar Sinan'a atfedilir ve Kültür ve Turizm Bakanlığı broşürü de onu Sinan'ın yaptığı dört kemerli Kanuni (Saray) Köprüsü olarak tanıtır. Turkish Archaeological News, köprünün Osmanlı dönemine ait Sinan eserleri listelerinde geçmediğini, ama Ahmet Badi Efendi'nin Riyaz-ı Belde-i Edirne adlı eserinde Sinan'ın yapısı olarak anıldığını belirtir. Ölçüler için de en yaygın veri 60 metre uzunluk ve 4,5 metre genişliktir. Köprü, sarayın yaşamında önemli bir yer tutuyordu. Kültür Portalı'na göre Kanuni, saray alanını taşkınlardan korumak için açılan kanalın üzerine Fatih Köprüsü ekseninde bir köprü yaptırarak sarayın ana girişini yeniden belirledi. Edirne Sarayı maddesi, suyun saray arazisine geçişinin bu köprünün üzerine döşenen borularla sağlandığını yazar. Yani köprü yalnızca bir geçit değil, sarayı besleyen su yolunun da bir parçasıydı. Turkish Archaeological News'e göre köprü 1902 taşkınında ağır hasar gördü ve son kapsamlı onarımı 1990'da tamamlandı. Tunca'nın taşkınları Sarayiçi'ndeki bütün yapıları yüzyıllar boyunca etkiledi; köprünün dayanıklı taş ayakları bu yüzden önemlidir. Kemerlerin sudaki yansıması, özellikle nehrin sakin olduğu günlerde köprüyü fotoğraf için çekici bir konu yapar. Kemer aralarındaki üçgen ayak çıkıntıları, suyun akışını yaran mahmuzlar olarak dikkatle bakılmayı hak eder. Kanuni Köprüsü, Edirne'nin Tunca üzerindeki köprü ailesinin bir üyesidir. Bakanlık broşürü bu aileyi 15. yüzyıldan kalma üç kemerli Fatih (Cephanelik) Köprüsü, 1488'de II. Bayezid Külliyesi ile birlikte yapılan Sultan II. Bayezid Köprüsü, Sinan'ın Yalnızgöz Köprüsü, 1451'de vezir Şahabeddin Paşa'nın yaptırdığı Saraçhane Köprüsü ve 17. yüzyılın başında Sedefkar Mehmed Ağa'nın yaptığı Tunca Köprüsü ile birlikte sayar. Turkish Archaeological News'e göre Saraçhane Köprüsü, nehrin Sarayiçi'ni çevreleyen iki kola ayrıldığı noktanın hemen öncesinde durur. Fatih Köprüsü ise nehrin kuzey kolu üzerindedir ve 1452'de, İstanbul'un fethinden bir yıl önce yapılmıştır. Vikipedi'ye göre bu üç kemerli köprü Hasbahçe ile sarayın Kum Meydanı'nı birbirine bağlar ve Cephanelik, Süvari ya da Hasbahçe Köprüsü adlarıyla da bilinir. Turkish Archaeological News, Saraçhane Köprüsü'nün 120 metre uzunluğunda ve 5 metre genişliğinde olduğunu, ilk kez 1706'da II. Mustafa döneminde onarıldığını aktarır. Aynı kaynağa göre Saraçhane Köprüsü'nün son yenilemesi 2007'de yapılmıştır. Köprü bugün yayaların ve hafif trafiğin kullandığı bir geçittir ve üzerinden yürüyerek geçmek mümkündür. Şehir tarafından köprüye yaklaşırken karşıda Sarayiçi'nin yeşil düzlüğü ve Kırkpınar er meydanının çevresi görünür. Köprüyü geçtikten sonra yol Edirne Sarayı'nın kalıntılarına ve Adalet Kasrı'na çıkar. Selimiye çevresinden Tunca'ya doğru yürüyüşle buraya ulaşılabilir; yol düz ve kolaydır. Köprünün iki yakasındaki çimenlik kıyılar oturup nehri seyretmek için uygun yerlerdir. Fotoğraf için en iyi açı, köprüyü yandan, nehir kıyısından görmektir; kemerlerin tamamı ve yansıması böylece tek karede toplanır. Sabah ve akşam saatlerinde ışık taşın sıcak rengini öne çıkarır. Yağışlı mevsimlerde nehir yükseldiğinde kıyıda dikkatli olmak gerekir. Köprünün kendisi açık havada olduğu için her mevsim görülebilir, ziyaret için bilet gerekmez. Kanuni Köprüsü, Tunca kıyısındaki saray ve darüşşifa yürüyüşünün doğal bağlantı noktasıdır ve Sarayiçi gezisine buradan başlamak mantıklıdır.
3
Edirne Sarayı (Sarayiçi)

Edirne Sarayı (Sarayiçi)

~1 sa 15 dk burada

Sarayiçi'ne geçtiğinizde önce geniş çayırın ortasında durup alanın büyüklüğünü kavramaya çalışın. Kültür Portalı sarayın üç yüz bin metrekareyi aşan bir alana kurulduğunu yazıyor ve Edirne Sarayı Topkapı'dan sonra Osmanlı'nın en büyük ikinci sarayı sayılıyor. Yapımına 1450'de II. Murad döneminde başlandı ve saray 1475'te Fatih Sultan Mehmed tarafından tamamlandı. Etrafı nehirle çevrili olduğu için savunma suruna ihtiyaç duyulmamış, yalnızca alçak ve sade bir duvar yeterli görülmüştü. Gezintiye Adalet Kasrı'ndan başlayın; kare planlı, kesme taştan yükselen ve piramit biçimli bir külahla örtülü bu kule uzaktan hemen seçilir. Vikipedi'deki bilgiye göre Kanuni Sultan Süleyman onu 1561'de Mimar Sinan'a yaptırdı ve en üst katında mermer bir selsebil bulunuyor. Kaynaklar kasrın döneminde Divan toplantılarına ve yargı işlerine ayrıldığını aktarıyor. Kasrın hemen yanından Tunca'nın kuzey kolunu üç kemerle aşan Fatih Köprüsü'ne yürüyün. Bu köprü 1452'ye, yani İstanbul'un fethinden bir yıl öncesine tarihleniyor ve Hasbahçe'yi sarayın Kum Meydanı'na bağlıyordu. Köprüden saray tarafına geçince batı yanda kubbelerle örtülü uzun bir yapı göreceksiniz: bu, sarayın mutfakları olan Matbah-ı Amire'dir. Çatıdaki taş bacalara bakın, çünkü bu bacalar içerideki ocakların yerini dışarıdan gösterir. Kum Meydanı'nın kuzeydoğusundaki Kum Kasrı Hamamı da on beşinci yüzyıl ortasından ayakta kalan az sayıdaki yapıdan biridir. Sarayın ana yapısı olan Cihannüma Kasrı'ndan ise bugün yalnızca taş duvar kalıntıları duruyor. Kalıntılara bakarken sarayın bu hale nasıl geldiğini bilmek manzarayı değiştirir. Saray on dokuzuncu yüzyılda cephane deposu olarak kullanıldı ve 1877-1878 savaşı sırasında Babüssaade çevresine yığılan cephane ateşlenince üç gün süren patlamalarla büyük ölçüde yıkıldı. Kalan parçalar sonraki yıllarda başka yapılarda kullanıldı. Bugün alanda kazı ve restorasyon çalışmaları sürüyor; bazı bölümler çit arkasında kalabileceği için işaretli yolları izleyin. Sarayiçi aynı zamanda Kırkpınar yağlı güreşlerinin er meydanıdır ve güreşler 1924'ten beri bu alanda düzenleniyor. Tribünlerin sessiz olduğu günlerde bile bu açık meydan, adanın bugün nasıl yaşadığını gösterir. Tunca'nın iki kolu arasında kalan ağaçlık alana, sarayın eski av sahasına Tavuk Ormanı deniyor. Kaynaklar burada vaktiyle yetmiş kadar kuş türünün kaydedildiğini aktarıyor, bu yüzden ağaçların altında birkaç dakika sessizce durmaya değer. Yaz öğlelerinde gölge az olduğu için gezintinizi ağaç gölgesinde kısa molalar vererek bölün. Buradan Tunca'nın kuzey kıyısına çıkıp nehri batıya doğru izleyerek yaklaşık bir kilometre sonra Sultan II. Bayezid Külliyesi'ne varırsınız.

Kaynak: Kültür Portalı, Saray-ı Cedid (Yeni Saray); Vikipedi, Edirne Sarayı.

Edirne Sarayı, şehrin kuzeybatısında Tunca Nehri'nin iki kola ayrılarak çevrelediği Sarayiçi'nde, bir zamanlar Osmanlı sultanlarının en büyük saraylarından birinin yükseldiği alandır. Kaynaklarda Saray-ı Cedid-i Amire, yani Yeni Saray adıyla geçer; Tunca Sarayı ve Hünkar Bahçesi Sarayı adlarıyla da anılır. Vikipedi, yapının İstanbul'daki Topkapı Sarayı'ndan sonra Osmanlı'nın en büyük ikinci sarayı olduğunu belirtir. Kültür Portalı'na göre saray Tunca kıyısında 300 bin metrekareyi aşan bir alana yayılıyordu. İnşaatına 1450'de II. Murad döneminde başlandı. Sultanın ölümüyle bir süre duran çalışmalar oğlu Fatih Sultan Mehmed zamanında sürdü ve saray 1475'te tamamlandı. Evliya Çelebi'ye dayanan anlatıya göre bu yer fetihten önce bir av sahasıydı ve I. Murad döneminden beri sultanların dinlenmek için geldiği bir köşe olarak biliniyordu. Nehrin oluşturduğu adacık doğal bir koruma sağladığı için saray yüksek savunma surlarına ihtiyaç duymadan kuruldu, çevresi yalnızca sade bir duvarla çevrildi. Saray yüzyıllar boyunca her sultanın eklediği yapılarla büyüdü. Kültür Portalı, Kanuni Sultan Süleyman ve Mimar Sinan döneminin sarayın ikinci büyük yapılaşma evresi olduğunu yazar. Sinan, şehre getirdiği Taşlımüsellim suyunun bir kolunu saraya bağladı ve taşkınlara karşı açtığı yay biçimli bir kanalla saray alanını ikinci bir su yoluyla çevirdi. Nehir ile bu kanal arasında kalan bölümde sultanların özel bahçesi Hasbahçe oluştu. Kanuni, kanalın üzerine Fatih Köprüsü ekseninde bir köprü yaptırarak sarayın ana girişini yeniden belirledi. Sarayın merkezinde Fatih'in yaptırdığı Cihannüma Kasrı, öbür adıyla Taht-ı Hümayun dururdu. Kasrın çevresinde Has Oda, saray kütüphanesi, Sancak-ı Şerif dairesi, Arz Odası ile sultan, valide sultan ve şehzade daireleri sıralanıyordu. Arz Odası'nın önünde Ak Ağalar Kapısı olarak da bilinen Babüssaade yer alıyordu. Turkish Archaeological News, sarayın en parlak döneminde 18 hamam dahil 72 yapıdan oluştuğunu aktarır. Saray özellikle IV. Mehmed döneminde canlı yıllar yaşadı; av tutkusuyla bilinen sultan zamanının büyük kısmını Edirne'de geçirdi. Arşiv belgeleri sarayda sünnet düğünleri, bayram şenlikleri, ok atma ve güreş yarışmaları düzenlendiğini gösterir. III. Ahmed'in 1718'de İstanbul'a dönmesiyle saray uzun bir ihmal dönemine girdi. 18. yüzyılda kenti sarsan deprem ve yangınlar yapılara ağır zarar verdi. 1829'da Edirne'ye giren Rus ordusu saray alanını ordugah olarak kullandı ve bu sırada ahşap bölümler büyük ölçüde tahrip oldu. 19. yüzyılın başından beri cephanelik olarak kullanılan yapılar, 1877-1878 savaşında düşman eline geçmesin diye Babüssaade çevresinde biriktirilen cephanenin ateşlenmesiyle üç gün süren patlamalarda yıkıldı. Kalıntıların taşları daha sonra kentteki başka yapılarda kullanıldı. Bugün alanda ayakta kalanlar arasında Cihannüma Kasrı'nın taş gövdesi, Babüssaade, saray mutfağı Matbah-ı Amire, Kum Kasrı Hamamı ve Adalet Kasrı bulunur. Adalet Kasrı, Kanuni'nin 1561'de Mimar Sinan'a yaptırdığı, kesme taştan, piramit külahlı, kare planlı bir kuledir ve büyük ölçüde sağlam olarak günümüze ulaşmıştır. En üst katının ortasında mermer bir selsebil bulunur. Matbah-ı Amire, kubbelerle örtülü üç bölümlü dikdörtgen bir yapıdır ve içinde tuğladan dört ocak vardır. Kum Kasrı Hamamı ise kaba yonu taş ile tuğlanın almaşık örgüsüyle Fatih döneminden kalan az sayıdaki yapıdan biridir. Alandaki ilk bilimsel inceleme 1956'da yapıldı, kazılar 1999'dan sonra aralıklarla sürdü ve bu süreçte Babüssaade, Matbah-ı Amire ile Adalet Kasrı'nın restorasyonları tamamlandı. Kazı ve ihya çalışmaları bugün de devam ettiği için bazı bölümler ziyarete kapalı olabilir; gitmeden önce güncel durumu resmi kaynaklardan kontrol edin. Alanın kuzeyindeki Tavuk Ormanı, sarayın av sahası olarak kullanılmış bir koruluktur ve Kültür ve Turizm Bakanlığı broşürüne göre IV. Mehmed döneminden kalma bir av köşkünü barındırır. Sarayiçi'nde ayrıca Kırkpınar yağlı güreşlerinin yapıldığı er meydanı bulunur. Saraya şehir tarafından Kanuni Köprüsü, kuzey koldan ise 1452 tarihli üç kemerli Fatih Köprüsü üzerinden ulaşılır. Selimiye çevresinden kuzeye, Tunca'ya doğru yürüyerek ya da kısa bir araç yolculuğuyla gelinebilir. Alan geniş ve açık olduğu için rahat ayakkabı ve yaz aylarında güneşe karşı önlem almak işinizi kolaylaştırır. Cihannüma Kasrı'nın yıkık gövdesi, çevresindeki çimenlik ve ağaçlarla birlikte en çok fotoğraflanan köşedir.
4
Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi

Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi

~1 sa 30 dk burada

Külliyeye vardığınızda önce dış avluda durup yerleşimi okuyun, çünkü burası tek bir bina değil, Tunca kıyısına yayılmış bir yapılar topluluğudur. TDV İslam Ansiklopedisi'ne göre avlunun bir yanında darüşşifa ile medrese, öbür yanında imaret ve mutfaklar yer alır, nehir tarafındaki uçta ise cami durur. Sultan II. Bayezid temelleri 1484'te Akkirman seferine giderken attırdı ve külliye 1488'de tamamlandı. Müzenin kendi tanıtımı mimarın büyük olasılıkla Mimar Hayreddin olduğunu, ancak bunu kesinleştiren bir belgenin bulunmadığını belirtiyor. Avlu kapısının dışındaki piramit külahlı dört cepheli çeşmeye bakmayı unutmayın; kitabesine göre 1669-1670'te eklendi. Müze girişinden darüşşifaya geçince birinci avluda sütunlu bir revakın arkasında sıralanan küçük kubbeli odaları görürsünüz. Müze bu bölümü poliklinik odaları olarak düzenlemiş ve müzik aletleri sergisini de burada sunuyor. Duvarlara yakından bakın, çünkü müze taşlara kazınmış yirmi sekiz çizim tespit edildiğini söylüyor. Gemiler, bir kale, geyikler ve kuşlar arasında, bunları burada yatan hastaların çizdiği düşünülüyor. Bir taç kapıdan ikinci avluya geçin; köşelerdeki kubbeli odalar ve iki yandaki eyvanlar hastanenin idari bölümüydü. Asıl şaşırtıcı mekan üçüncü bölüm olan şifahanedir, onu en sona saklayın ve yavaş girin. Altıgen bir sofanın çevresine dizilmiş eyvanlar ve odalar, ortada yüksek bir kubbe ve kubbenin tepesindeki aydınlık feneri sizi karşılar. Tam ortadaki fıskiyeli havuzun başında durun ve bir süre yalnızca dinleyin. Evliya Çelebi burada hastalara haftada üç gün çalgılarla müzik dinletildiğini yazmıştı ve müze bu geleneği anlatan düzenlemesiyle bugün de su sesini ve musikiyi aynı kubbe altında buluşturuyor. Girişin karşısındaki beş pencereli çıkıntının müzisyenlerin yeri olduğu ileri sürülür; ama TDV bu bölüm için başka görüşler de bulunduğunu not eder. Odaların penceresinin hem bahçeye hem de havuza bakmasına dikkat edin, çünkü ışık, hava ve ses burada birlikte düşünülmüş. Darüşşifanın yanındaki medreseyi müze on beşinci yüzyıl tıp eğitimini anlatan bir bölüm olarak mankenlerle canlandırıyor. Burada bir kaynak çelişkisi olduğunu bilin: TDV, yapının bir tıp medresesi olduğu iddiasının sağlam bir dayanağı olmadığını yazıyor. Darüşşifa on dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar hizmet verdi, 1984'te Trakya Üniversitesi'ne devredildi ve 23 Nisan 1997'de müze olarak açıldı. Müze 2004'te Avrupa Konseyi Müze Ödülü'nü kazandı. Çıkmadan önce caminin önüne yürüyüp minarelerin kubbeden uzakta, iki yandaki misafirhanelerin köşelerinde yükseldiğine bakın. TDV bu yerleşimi, Evliya Çelebi'nin depremde minarelerin kubbeye zarar vermesin diye seçildiği yorumuyla aktarıyor. Giriş koşulları ve açık olduğu günler değişebileceği için ziyaretten önce müzenin resmi sitesine bakın. Rotayı Tunca kıyısında, külliyenin kubbelerini sudaki yansımasıyla birlikte izleyerek bitirin.

Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi, Beyazıt II Camii ve Külliyesi (Edirne); Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi.

Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi, Edirne'de Tunca Nehri'nin kuzey kıyısındaki II. Bayezid Külliyesi'nin darüşşifa ve medrese yapılarında, Trakya Üniversitesi tarafından işletilen bir müzedir. Külliye, II. Bayezid'in 1484 baharında Kili ve Akkirman seferine çıkmadan önce Edirne'de konakladığı günlerde temeli atılan büyük bir yapı topluluğudur. TDV İslam Ansiklopedisi'ne göre caminin kitabesi yapının 1487-1488'de tamamlandığını gösterir. İngilizce Vikipedi külliyenin mimarını Mimar Hayreddin olarak verir. Külliye cami, iki yanındaki misafirhaneler, aşhane ve imaret, mutfak, erzak ambarı, medrese, darüşşifa ve hamamdan oluşuyordu. Vakfiyelere göre külliyede çeşitli kademelerde 147 kişi maaş alıyordu. Hamamın bugün hiçbir izi kalmamıştır. Külliyenin Tunca kıyısında olması, 19. yüzyılda nehir taşkınlarının yapılara ağır zarar vermesine yol açtı; caminin iç duvarlarındaki izler suyun insan boyuna kadar yükseldiğini gösterir. Kıyıya yapılan set sayesinde bugün bu taşkınlar önlenmiştir. Darüşşifa, yani hastane, 1488'den 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na kadar yaklaşık dört yüz yıl hizmet verdi. Türkçe Vikipedi'ye göre önceleri her türlü hastaya, sonraları yalnızca ruh ve akıl hastalarına bakılıyordu ve tedavi ücretsizdi. Evliya Çelebi, burada akıl hastalarının musiki ile tedavi gördüğünü ve haftada üç gün çalgıcıların hastalara konser verdiğini yazar. Müzenin kendi sitesi, Evliya Çelebi'nin bu tedavide kullanıldığını söylediği makamları da aktarır; neva, rast, dügah, segah ve çargah bunlar arasındadır. Su sesi ve güzel kokuların da tedavide kullanıldığı anlatılır. Darüşşifa üç bölümden oluşur. İlk avluda poliklinik odaları, mutfak ve hizmet birimleri sıralanır, ikinci avluda yönetici hekimlerin odaları bulunur. En ilgi çekici bölüm, hastaların yattığı şifahanedir. TDV'ye göre burası altıgen bir plana göre düzenlenmiştir ve ortadaki altıgen sofaya altı eyvan açılır. Sofanın üzeri aydınlık fenerli büyük bir kubbeyle örtülüdür ve ortasında fıskiyeli bir şadırvan bulunur. Müzenin sitesi, kubbenin sesi dengeli biçimde yaydığını ve fıskiye sesinin hasta odalarına ulaştığını anlatır. TDV, bu yapıyı Türk hastane mimarisinin başka bir benzeri olmayan değerli bir eseri olarak niteler. Darüşşifanın müzeye dönüştürülmesi çalışmaları 1993'te başladı ve müze 23 Nisan 1997'de ziyarete açıldı. 2000 yılında şifahane bölümü psikiyatri tarihini anlatan bir bölüm olarak düzenlendi. Darüşşifanın yanındaki medrese 2008'de müzeye katıldı ve burada 15. yüzyıl tıp eğitimi mankenlerle canlandırılır. TDV İslam Ansiklopedisi ise bu medresenin bir tıp medresesi olduğu görüşünün sağlam bir dayanağı olmadığını belirtir; iki görüşü birlikte bilmekte yarar var. Müze 2004'te Avrupa Konseyi Avrupa Müze Ödülü'nü kazandı. İngilizce Vikipedi'ye göre külliye 2016'da UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi'ne girdi. Gezerken önce birinci avludaki odalarla başlayıp ikinci avludan şifahaneye geçmek, darüşşifanın işleyişini sırasıyla görmenizi sağlar. Şifahanenin kubbesinin altında bir süre durup sesin mekanda nasıl dolaştığını dinlemeye değer. Ardından külliyenin büyük tek kubbeli camisini dışarıdan inceleyebilir, avlunun çift renkli taş kemerlerine bakabilirsiniz. Müze şehir merkezinin kuzeyinde, Tunca'nın karşı yakasındadır; merkezden yürüyerek ya da kısa bir araç yolculuğuyla gelinebilir. Kıyıdan bakıldığında külliyenin kubbeleri ve minareleri özellikle gün batımında güzel görünür. Açılış saatlerini ve giriş koşullarını müzenin resmi sitesinden kontrol edin.

Rota Haritası

Rota Bilgisi
ŞehirEdirne Merkez, Edirne
TürKültürel
Durak4
Tarih19 Ekim 2026
Radar TürkiyeYazarRadar TürkiyeRotayı Başlat