Ana içeriğe atla
Radar Türkiye
Etkinlikleri uygulamada keşfet
Aç
Radar Türkiye
Sur Dışında Üç Kasır, Kağıthane'den Kazlıçeşme'ye
Kültürel4 Durak

Sur Dışında Üç Kasır, Kağıthane'den Kazlıçeşme'ye

Henüz puan yok

Beğenmek ve puan vermek için giriş yap

İstanbul'un surları yalnızca şehri korumadı, bir iç ile bir dışı da ayırdı. Osmanlı padişahları, vezirleri ve esnafı yüzyıllar boyunca sur dışını kırın, avın, ordunun ve sanayinin yeri olarak kullandı; şehrin kalabalığından uzak bu düzlüklerde kasırlar, köşkler, çeşmeler ve atölyeler yükseldi. Bu rota, bugün yaşam ilçelerinin ortasında kalmış bu sur dışı mirasın dört izini kuzeyden güneye doğru tek bir günde birbirine bağlar.

Güne Kağıthane'de, Lale Devri'nin simgesi olan Sadabad'ın yerinde başlarsınız. Burada sarayın kendisi ayakta değildir ama derenin, yapıların dizildiği hattın ve semtin hafızasının izini sürersiniz. İkinci durak Esenler'deki Davutpaşa sahrasıdır; padişahın sefere çıkan orduyu uğurladığı taş kasır, bugün Yıldız Teknik Üniversitesi kampüsünün içinde restore edilmiş haliyle durur. Üçüncü durak Bahçelievler'de, bir havuzun ortasına oturtulmuş on altıncı yüzyıl köşküdür; semtine adını veren Siyavuş Paşa'nın av bahçesinden kalan tek yapıdır. Gün, Zeytinburnu'nda, yine bir semte adını veren kaz kabartmalı çeşmenin önünde ve yüzyıllarca deri esnafının merkezi olmuş Kazlıçeşme'de biter.

Sıra coğrafyayla birlikte zamanı da izler. Kağıthane on sekizinci yüzyılın sefasını, Davutpaşa ordunun ve törenin sahnesini, Siyavuşpaşa on altıncı yüzyıl sivil mimarisini, Kazlıçeşme ise fetihten sanayiye ve bugünkü kentsel dönüşüme uzanan hikayeyi anlatır. Duraklar birbirine yürüme mesafesinde değildir; aralarda metroyla ve otobüsle geçen süreyi rotanın parçası sayın. Toplam yürüyüş birkaç kilometreyi bulur, en uzun parça Bahçelievler istasyonundan köşke ve Kağıthane'de dere boyundaki yürüyüştür.

Yola çıkmadan iki konuyu kontrol edin. Otağ-ı Hümayun bir üniversite kampüsünün içindedir; yapı kültür merkezi olarak kullanılsa da kampüs güvenliğine ve etkinlik takvimine bağlı olarak sınırlı ölçüde açıktır. Siyavuşpaşa Kasrı belediye ve kaymakamlık binalarının yanındaki parkta durur; parkta dolaşmak kolaydır ama içerisinin açık olup olmadığını önceden öğrenmek iyi olur. İki yapıya da içeri giremezseniz dıştan bakmak bile yolculuğa değer, çünkü ikisinin de asıl hikayesi cephesinde ve çevresindedir.

Bu rota şehrin tarihi yarımadasındaki saray ve camilerden uzak durur. Önerisi farklıdır: İstanbul'un dış ilçelerinde her gün önünden geçilen ama adı pek bilinmeyen yapıların, aslında başkentin en parlak dönemlerinin tanıkları olduğunu görmek. Günün sonunda Kazlıçeşme'den Marmaray'a binerken, sabah Kağıthane deresinin kıyısında başlayan sur dışı İstanbul'un dört yüzyıllık hikayesini yürümüş olursunuz.

Süre: tam gün. En iyi zaman: Hafta içi bir gün sabah erken Kağıthane'de başlayıp ikindi vakti Kazlıçeşme'de bitirmek en rahatıdır; Otağ-ı Hümayun'un kampüs içinde olduğunu, Siyavuşpaşa Kasrı'nın içinin her zaman açık olmayabileceğini düşünerek ziyaret durumunu gitmeden Yıldız Teknik Üniversitesi ve Bahçelievler Belediyesi kanallarından kontrol edin.. Ulaşım: Rota M7 metrosunun Kağıthane istasyonunda başlar; Davutpaşa'ya M7 ile Mecidiyeköy'e, M2 ile Yenikapı'ya, oradan M1A ile Davutpaşa-YTÜ istasyonuna gidilir, aynı M1A hattıyla Bahçelievler istasyonuna inilir. Kazlıçeşme'ye M1A ile Yenibosna'ya geçip Kazlıçeşme'de son bulan İETT hatlarından birine binerek ulaşılır; dönüşte Kazlıçeşme istasyonundan Marmaray ve Sirkeci-Kazlıçeşme banliyösü kullanılabilir. Hat ve sefer bilgisini yola çıkmadan İETT ve Metro İstanbul'dan kontrol edin.

Kaynaklar

Kağıthane, İstanbul
Kültürel
4 Durak
Mekanlarda ~3 sa 40 dk
Yol ~17,5 km · 29 dk
Toplam ~4 sa 9 dk
15 Ekim 2026

Rota Durakları

1
Sadabad ve Kağıthane Deresi Mesiresi

Sadabad ve Kağıthane Deresi Mesiresi

~1 sa 15 dk burada
Merkez Mahallesi, Kağıthane Deresi kıyısı, Kağıthane / İstanbul

M7 metrosunun Kağıthane istasyonu doğrudan Kağıthane Deresi'nin üzerine kurulmuştur, bu yüzden rotanın ilk adımı istasyondan inip dereye bakmaktır. Bizans döneminde Barbysos adıyla anılan bu dere Haliç'e dökülür ve bütün Sadabad hikayesi onun iki kıyısında geçer. İstasyondan çıktıktan sonra dere boyunca akış yönünde, yani güneybatıya doğru yürüyün. Yaklaşık bir kilometrelik bu yürüyüş, Lale Devri'nde köşklerin dizildiği hattın bugünkü halini gösterir. Yürürken suyun yatağına dikkat edin, çünkü 1722'de buradaki dere temizlenip iki yanı düzgün rıhtımlarla çevrilmiş ve Cedvel-i Sim yani Gümüş Dere adı verilen bir kanala dönüştürülmüştü. Bu kanalın mermerlerinin Çengelköy'deki Kulelibahçe Kasrı'ndan getirildiği kaynaklarda yazılıdır. Kanalın üzerinde setler, çağlayanlar ve mermer havuzlar vardı; su bu çağlayanlardan geçerek havuzlarda toplanırdı. Padişah III. Ahmed bu bahçeye dikilmek üzere Yoros dağlarından çınar, ıhlamur, karaağaç, dişbudak ve kestaneden oluşan yüzlerce ağacın kökleriyle getirilmesini fermanla istemişti. Yürüyüşün sonunda varacağınız yer bugünkü Kağıthane Belediyesi binasıdır ve Sadabad Sarayı'nın asıl yeri burasıdır. Burada aynı noktada üst üste birkaç saray yükseldiğini bilmek manzarayı anlamanın anahtarıdır. İlk saray Damat İbrahim Paşa'nın gözetiminde 1722'de kısa sürede bitirildi ve şairler ona uğurlu, mamur yer anlamına gelen Sadabad adını verdi. 1730'daki Patrona Halil isyanında çevredeki kasırlar yağmalanıp yıkıldı; I. Mahmud sarayın yakılmasını önledi ama tahribine engel olamadı. II. Mahmud yıpranmış sarayı 1809'da yıktırıp Krikor Amira Balyan'a yeniden yaptırdı. Sultan Abdülaziz ise 1862-1863'te bu ikinci yapının yerine Sarkis ve Agop Balyan'a Çağlayan Kasrı adıyla anılan üçüncü sarayı inşa ettirdi. Kağıthane Kaymakamlığı'nın aktardığına göre saray 1943'te yıktırıldı, yerine 1952'de askeri Levazım Okulu yapıldı ve bu bina bugün belediye hizmet binası olarak kullanılıyor. Vikipedi'deki maddeye göre sarayın az sayıdaki kalıntısı belediye binasının yakınında açık hava sergisi olarak görülebiliyor; çevrede bu taş parçalarını arayın. Aynı alandaki Sadabad Camii, Abdülaziz döneminde yeniden yapıldığı için Aziziye Camii adıyla da bilinir; cepheye mimari bir göz atıp yolunuza devam edebilirsiniz. Sadabad'ın asıl ünü yapılarından çok burada yaşanan hayattan gelir. Haliç'ten çiçekli kayıklarla ve karadan arabalarla gelen kalabalık, mesirenin farklı köşelerinde gün boyu sürecek eğlenceler kurardı. Şair Nedim bu yeri "Gidelim serv-i revanım yürü Sa'dabad'a" nakaratıyla ölümsüzleştirmiştir; dize TDV İslam Ansiklopedisi'nin maddesinde de anılır. Lale Devri adının bu dönem için Ahmed Refik tarafından konduğunu ve bugün yaygın kullanıldığını da hatırlatmakta fayda var. Bahçelerin Paris'e giden elçi Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi'nin getirdiği planlardan etkilendiği yaygın bir görüştür, ancak Sedad Hakkı Eldem 1977 tarihli çalışmasında bu benzerliğin abartıldığını savunmuştur. Fotoğraf için en iyi açı derenin üstündeki köprülerden suyun aktığı yöne doğru bakmaktır; sabah ışığı dere boyunu yumuşak gösterir. Burada bir saat kadar dolaştıktan sonra M7 ile Mecidiyeköy'e geçip M2 ve M1A aktarmalarıyla Davutpaşa'ya doğru yola çıkın.

Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi, Sadabad ve Kağıthane; Kağıthane Kaymakamlığı, Sadabad Sarayları; Vikipedi, Birinci Sadabad Sarayı.

Sadabad, Kağıthane Deresi'nin iki yakasında uzanan ve Haliç'e doğru açılan düzlüğe 18. yüzyılda verilen addır; TDV İslam Ansiklopedisi bu adın "uğurlu, mamur yer" anlamına geldiğini yazar. Vadi, Kanuni Sultan Süleyman döneminden beri İstanbul halkının en sevdiği mesirelerden biriydi. Evliya Çelebi, kuyumcu ve saraç esnafının burada çadır kurup hem eğlendiğini hem de toplantılar yaptığını anlatır. Kuyumcular, müzehhipler ve saraçlar da mesleklerine ait törenleri bu çayırlarda yaparlardı. Bahar aylarında halkın açık havaya çıktığı yerlerin başında burası geliyordu. Bizans döneminde derenin adı Barbysos idi ve Kağıthane adının, burada bulunan kağıt imalathanelerinden geldiği belirtilir. II. Bayezid döneminde vadide bir barut imalathanesi kuruldu ve uzun süre çalıştı. 16. yüzyılda İmrahor Çeşmesi ile İmrahor Kasrı yapıldı; IV. Murad döneminde de burada İran tarzında bir kasır ve bahçe düzenlendi. Bölge asıl ününü 18. yüzyılın başında kazandı. 1717'de Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın burada verdiği bir kır şöleninin III. Ahmed'in bu çevreyi sevmesine yol açtığı aktarılır. 1722'de sarayın önündeki dere yatağı temizlenerek iki yanı mermer rıhtımlı, düz bir kanala alındı. Cedvel-i Sim, yani Gümüş Dere adı verilen bu kanalın mermerlerinin Çengelköy'deki Kulelibahçe Kasrı'ndan getirildiği yazılıdır. Kanal boyunca setler, çağlayanlar ve havuzlar yapıldı; sular küçük şelalelerden geçerek mermer havuzlarda toplandı. Yazlık saray 1722 yazında birkaç ay içinde tamamlandı; kaynaklar bitiş tarihini temmuz sonu ile ağustos başı arasında farklı günlerle verir. Sarayın çevresine köşkler, köprüler ve çeşmeler eklendi ve devlet erkanının dere boyunda kasır yaptırması teşvik edildi. Kağıthane Kaymakamlığı'na göre saraydan Haliç'e kadar iki yamaçta 173 kasır kuruldu. Bahçe ve kanal düzeni çoğu zaman Paris'e elçi giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi'nin getirdiği planlarla ilişkilendirilir. Mimar Sedad Hakkı Eldem ise 1977 tarihli çalışmasında Sadabad'ın Fransız bahçe mimarisiyle pek örtüşmediğini savunmuştur. Bu yıllarda Nedim'in şarkıları Sadabad'ı İstanbul'un neşesinin simgesi haline getirdi. 1730'daki Patrona Halil isyanı sırasında dere boyundaki kasırlar yağmalandı ve yıkıldı. Yeni padişah I. Mahmud sarayın yakılmasına izin vermedi, ancak tahrip edilmesini önleyemedi. Sonraki yüzyılda saray birkaç kez onarıldı, yıktırılıp yeniden yapıldı. II. Mahmud 1809'dan itibaren sarayı yeniden inşa ettirdi. Sultan Abdülaziz 1862-1863'te onun yerine Batı üslubunda Çağlayan Kasrı'nı yaptırdı ve 1867'de sarayın bahçesini halka açtı. Bu son yapı 1943'te yıktırıldı ve yerine 1952'de bir askeri okul binası kuruldu. O bina bugün Kağıthane Belediyesi'nin hizmet binası olarak kullanılıyor. Bugün III. Ahmed döneminin köşklerinden hiçbiri ayakta değildir, bu yüzden Sadabad'ı gezmek bir izi takip etmek demektir. Dere boyunda düzenlenmiş kıyı yolunda yürürken kanalın vaktiyle mermer rıhtımlarla çevrili olduğunu ve çağlayanların bu düzlükte aktığını hayal etmek gerekir. Belediye binasının yakınında saraydan kalan az sayıdaki parça açık havada görülebilir. Dere kıyısındaki Sadabad Camii, eski Hayrabad Camii'nin yerine 1863'te Sultan Abdülaziz'e yaptırılan, ahşap çatılı ve tek minareli yapıdır ve Aziziye Camii diye de anılır. Kaymakamlığa göre Atiye Sultan için yapılan kasrın taş kalıntılarının bir kısmı Kağıthane otobüs duraklarının arkasında hala ayaktadır. Gezi için en güzel mevsim, mesirenin tarihte de en kalabalık olduğu ilkbahardır. Dere boyu düz ve kısa olduğu için bir saatlik bir yürüyüş, kalıntıları ve camiyi görmeye yeter. Kağıthane merkezine toplu taşımayla ulaşılır; güncel metro ve otobüs hatlarını Metro İstanbul ve İETT'den kontrol edin.
2
Otağ-ı Hümayun (Davutpaşa Kasrı)

Otağ-ı Hümayun (Davutpaşa Kasrı)

~50 dk burada
Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kampüsü, Davutpaşa, Esenler / İstanbul

M1A hattının Davutpaşa-YTÜ istasyonu Güngören tarafında, viyadük üzerindedir ve Otağ-ı Hümayun'a yaklaşık yarım kilometre uzaklıktadır. İstasyondan inip Yıldız Teknik Üniversitesi'nin Davutpaşa Kampüsü'ne yönelin ve girişte güvenlik görevlilerinin yönlendirmesine uyun. Kampüsün bulunduğu düzlük Osmanlı kaynaklarında Davutpaşa sahrası olarak geçer ve adını II. Bayezid'in sadrazamı Koca Davud Paşa'dan alır. Ordu batıya sefere çıkarken ilk toplanma ve konaklama yeri burasıydı; padişah sefere katılmıyorsa orduyu buradaki kasırdan uğurlar, dönüşte de burada karşılardı. Kasra yaklaşırken önce kütlesine bakın, çünkü TDV İslam Ansiklopedisi onu iki katlı, düzgün kesme taştan bir yapı olarak tanımlar. Batı tarafındaki giriş eyvanlarını tek sütuna oturan sivri kemerler korur ve bu eyvanların üstü birer teras olarak düzenlenmiştir. Teraslardan doğuya geniş bir manzara açıldığını ansiklopedi özellikle belirtir; bugün o yön şehrin dokusuyla dolu ama bakışın yönü değişmemiştir. Yapı içeri girilebilecek durumdaysa alt kattaki kare salona dikkat edin; her kenarı on metreyi aşan bu mekan kaburgalı çapraz bir tonozla örtülüdür. Bu katın giriş duvarında bir ocak ve I. Ahmed'in Bahti mahlasıyla yazdığı manzum kitabeyi taşıyan bir oda çeşmesi bulunur. Üst kattaki büyük salon ise pandantiflerle geçilen, yaklaşık on metre çaplı bir kubbeyle örtülüdür. Pencerelerin iki sıra halinde dizilmesi iki katı da bol ışıkla doldurur; içeride durup ışığın taş yüzeylerde nasıl dolaştığını izleyin. Yapının tarihi hakkında kaynaklar farklı şeyler söyler. Geleneksel anlatı köşkün kökenini on beşinci yüzyıla bağlar, TDV ise bir arşiv belgesine dayanarak bugünkü yapının III. Mehmed döneminde Hassa başmimarı Dalgıç Ahmed Ağa tarafından yapıldığını ve I. Ahmed zamanında tamamlandığını yazar. 1603 tarihli bir belgede bu köşk için İznik'teki çinicilerden eksik çinilerin tamamlanması istenmiştir. Sarayın en parlak dönemini av merakıyla bilinen IV. Mehmed zamanında yaşadığı, o dönemde çevresine pek çok ek yapı eklendiği bilinir. Ansiklopedi, kasrın önündeki sahrada III. Mehmed'in ve I. Ahmed'in ok attığını gösteren menzil taşlarından söz eder; kampüsün açık alanlarında eski taşlara gözünüz takılabilir. On dokuzuncu yüzyılda yeniçeri ocağının kaldırılmasının ardından burada büyük Davutpaşa Kışlası inşa edildi ve kasır bir süre kışlanın cephaneliği olarak kullanıldı. Esenler Belediyesi'nin tarihçesine göre kışla Cumhuriyet döneminde de kullanılmış, sonunda alan Yıldız Teknik Üniversitesi'ne devredilmiştir. Kasır 1957'de restore edildi, 2010'da yeniden elden geçirilerek Otağ-ı Hümayun Kültür Merkezi adıyla açıldı. Kasrın yakınında 1849 tarihli bir çeşme de durur; Vikipedi'ye göre bu çeşme yirminci yüzyıl sonunda buraya taşınmış ve 2019'da restore edilmiştir. Kampüste fotoğraf çekerken üniversitenin kurallarına uyun ve öğrencilerin, personelin özel alanına saygı gösterin. Buradan sonra yine Davutpaşa-YTÜ istasyonuna dönüp M1A ile Havalimanı yönüne binin ve Bahçelievler istasyonunda inin.

Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi, Davud Paşa Sarayı; Esenler Belediyesi, Esenler Tarihçesi; Vikipedi, Otağ-ı Hümayun.

Otağ-ı Hümayun, Esenler'de Yıldız Teknik Üniversitesi'nin Davutpaşa Kampüsü içinde duran, kesme taştan iki katlı bir Osmanlı kasrıdır. Kaynaklarda Davutpaşa Kasrı, Davutpaşa Sarayı, Taşköşk ve Hünkar Kasrı adlarıyla da anılır. Yapı, sur dışında Topkapı'dan Edirne yönüne uzanan eski kervan yolunun kenarındaki Davutpaşa sahrasındadır. TDV İslam Ansiklopedisi'ne göre Çırpıcı ve Haznedar dereleri arasındaki tepenin doğuya bakan yamacında hakim bir noktaya oturur. Bölge adını, II. Bayezid döneminde sadrazamlık yapan Koca Davud Paşa'dan alır; ilk köşkü burada onun yaptırdığı bilinir. Davutpaşa sahrası, ordu batıya sefere çıktığında ilk toplanma ve konaklama yeriydi. Padişah sefere bizzat katılmıyorsa orduyu buradaki kasırdan uğurlar, dönüşte de burada karşılardı. Esenler Belediyesi'nin tarihçesine göre padişah ordunun başındaysa burada gecelenir, ertesi gün yola çıkılırdı. Saray zamanla köşkler, havuzlar, hamamlar, hizmet binaları ve ahırlardan oluşan geniş bir topluluğa dönüştü, ama bunlardan bugün yalnızca bu taş kasır ayakta kaldı. Bugünkü yapının tarihi üzerine kaynaklar farklı görüşler verir. TDV İslam Ansiklopedisi'ndeki maddeye göre bir arşiv belgesi, kasrın III. Mehmed döneminde, 1595 ile 1603 arasında yapıldığını ve mimarının Hassa başmimarı Dalgıç Ahmed Ağa olduğunu gösteriyor. 1603 tarihli bu belgede yeni yapılan köşk için İznik'ten çini istendiği yazar, yani iç süslemesi o sırada henüz tamamlanmamıştı. Kasır I. Ahmed döneminde bitirildi; alt kattaki oda çeşmesinin manzum kitabesi onun mahlasını taşır. Kasır en parlak dönemini av merakıyla bilinen IV. Mehmed zamanında yaşadı ve bu yıllarda uzun süre oturulan bir saraya dönüştü. TDV İslam Ansiklopedisi'ne göre III. Mehmed 1596'da Eğri seferinden dönerken bu kasırda geceledi ve ertesi gün önündeki sahrada büyük bir tören yapıldı. Sahradaki 1603-1604 ve 1606-1607 tarihli iki menzil taşı, III. Mehmed'in ve I. Ahmed'in burada ok attığını kaydeder. 1687'den sonra sarayın yıldızı sönmeye başladı ve yapılar zamanla yıkıldı. II. Mahmud döneminde 1826-1827'de yapımına başlanan Davutpaşa Kışlası 1831-1832'de tamamlandı ve sahranın görünümü değişti. 1843'te kasrın depo yapılması kararlaştırıldı, ardından pencereleri örülerek kışlanın cephaneliği olarak kullanıldı. Kasırda 1957'de bir restorasyon yapıldı. Mimar Sedat Çetintaş 1938'de yapının içindeki molozu temizletti, sonradan eklenen duvarları kaldırttı ve örülmüş pencereleri açtırdı. 1999'da kışla alanı Yıldız Teknik Üniversitesi'ne devredildi. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti programı kapsamında üniversite ile ajansın birlikte yürüttüğü dokuz aylık restorasyondan sonra yapı Aralık 2010'da kültür merkezi olarak açıldı. Kasırda alt katın ana mekanı her kenarı 10,50 metre olan bir karedir ve kaburgalı bir çapraz tonozla örtülüdür. Üst kattaki büyük salonun üstünde yaklaşık 10 metre çapında, sekizgen kasnaklı bir kubbe yükselir. Her iki kat da iki sıra pencereyle bol ışık alacak biçimde düzenlenmiştir. Batı cephesindeki iki giriş eyvanı, baklavalı başlıklı tek sütunlara oturan sivri kemerlerle korunur ve üstleri doğuya bakan teraslardır. Ziyarette önce batıdaki giriş cephesini karşıdan izleyin; iki katlı pencere düzeni ve ortadaki çıkıntılı balkon bu yönden en iyi okunur. Ardından yapının çevresinde dolaşarak doğu yöndeki sivri kemerli çıkıntıyı görün. Yapının yakınında, 1849 tarihli olup sonradan buraya taşınan ve 2019'da restore edilen bir çeşme de bulunur. İçeride, alt kat tonozlarında kalem işi nakış kalıntılarını, üst katın pandantiflerinde ise kabartma süsleme izlerini arayın. Kampüs içinde olduğu için kasra erişim üniversitenin güvenlik kurallarına ve etkinlik takvimine bağlıdır; ziyaret koşullarını gitmeden önce üniversiteden öğrenin. Kampüse İETT otobüsleriyle ulaşılabilir ve güncel hatları İETT'den kontrol etmek gerekir. Kampüsün içindeki tarihi Davutpaşa Kışlası da ziyaretin doğal bir parçasıdır ve kasırla birlikte bölgenin askeri tarihini anlatır.
3
Siyavuşpaşa Kasrı (Havuzlu Köşk)

Siyavuşpaşa Kasrı (Havuzlu Köşk)

~50 dk burada
Milli Egemenlik Parkı, Siyavuşpaşa, Bahçelievler / İstanbul

Bahçelievler metro istasyonu D-100 karayolunun kuzey yanyolu kenarındadır; köşk istasyonun kuzeybatısında, bir kilometreyi biraz aşan bir yürüyüş mesafesindedir. Hedefiniz Bahçelievler Belediyesi ve Kaymakamlığı'nın yanındaki parktır, çünkü köşk bugün belediyenin gezi parkına dönüştürdüğü bu alanın içinde durur. Parka girdiğinizde önce yapıya değil havuza bakın, çünkü bu köşkü İstanbul'daki benzerlerinden ayıran şey bir havuzun ortasına oturtulmuş olmasıdır. Hamza Gündoğdu'nun DergiPark'ta yayımlanan incelemesine göre havuz yaklaşık yirmi beşe yirmi metre boyutlarında ve bir buçuk metre derinliğindedir. Köşkün kendisi bu havuzun ortasında, kabaca on üçe sekiz metrelik dikdörtgen bir alana kurulmuştur. Arazi doğudan batıya eğimlidir, bu yüzden havuzun duvarı doğuda zemine yakın kalırken batıda iki metreyi aşan bir set duvarına dönüşür. Girişin bulunduğu doğu cepheye geçin ve havuzun üstünden geçen köprülü bağlantıyı izleyin; kapıya iki sivri kemer ve bir payeye oturan, iki yanı korkuluklu merdivenle çıkılır. Kapının beyaz ve kırmızı mermerden geçmeli basık kemerine ve üstündeki kabartma kitabeye yakından bakın. Kapının solundaki altıgen düzenli, mermer şebekeli küçük pencere ile yanındaki dar mazgal pencere, yapının iç işleyişine dair ipuçları verir. Ardından havuzun doğusuna yürüyüp yekpare beyaz mermere kıvrımlı biçimde oyulmuş ince su kanalını arayın. Gündoğdu bu kanalın havuza bağlandığı yerde etrafı istiridye biçiminde düzenlenmiş küçücük bir havuzcuk bulunduğunu yazar. Batı cepheye dolaşıp set duvarının köşelerine bakın; burada taş konsollara oturan balkonlar ve kameriyeler bulunduğu anlaşılmaktadır. Köşkün bugünkü üst örtüsü, yani kuzeydeki kubbe ve güneydeki tonoz, 1973'te Mualla Eyüboğlu'nun yaptığı restorasyonun ürünüdür. O restorasyonda on dokuzuncu yüzyıl başında eklendiği düşünülen kule gibi bir üst kat kaldırılmış, özgün durumu tartışmalı olan örtü tahmini bir tamamlamayla kurulmuştur. Yapının banisi Siyavuş Paşa, Kanije çevresinden devşirilip Enderun'da yetişmiş ve III. Murad döneminde üç kez sadrazamlık yapmış bir devlet adamıdır. TDV İslam Ansiklopedisi, paşanın köşkünün de içinde yer aldığı çiftliğin adının bugün semt adı olarak yaşadığını belirtir. Köşkün yapım kitabesi yoktur; Gündoğdu, yaklaşık yüz metre kuzeydoğudaki çeşmenin 1571-1572 tarihli kitabesinden yola çıkarak köşkü de bu yıllara tarihler. Mimarın Sinan olup olmadığı belgelerle bilinmez, yalnızca tarih ve üslup ona işaret eder. Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul romanındaki "Koca Mimar Sinan'ın eseri harap oluyor efendiler!" cümlesi bu inancın edebiyattaki izidir. Gündoğdu'ya göre köşk, kırk dönümlük bir av bahçesinin içinde ahırlar, ambarlar, mutfaklar, hamam ve hizmetli odalarıyla birlikte kurulmuştu; bunlardan yalnızca köşk günümüze ulaşmıştır. Kültür Envanteri yakında bir Siyavuş Paşa Hamamı kalıntısını da kaydeder; parkın çevresinde dolaşırken bu izleri arayabilirsiniz. Köşkün içinin açık olup olmadığı dönemden döneme değişebilir; kapalıysa havuzun kenarında oturup yapıyı dört cephesinden gezmek de yeterince doyurucudur. Buradan sonra Bahçelievler istasyonuna dönüp M1A ile Yenibosna'ya geçin ve Kazlıçeşme'ye giden İETT hatlarından birine binin.

Kaynak: DergiPark, Gündoğdu, Siyavuş Paşa Köşkü Üzerine Bazı Gözlemler; TDV İslam Ansiklopedisi, Siyavuş Paşa; Vikipedi, Siyavuşpaşa Kasrı.

Siyavuşpaşa Kasrı, halk arasındaki adıyla Havuzlu Köşk, Bahçelievler'de büyük bir havuzun ortasında yükselen 16. yüzyıldan kalma taş bir köşktür. Bugün Bahçelievler Belediyesi ve Kaymakamlığı'nın hemen yanındaki Milli Egemenlik Parkı'nın içinde, eğimli bir arazi üzerinde duruyor. Yapı, İstanbul'dan Edirne'ye giden eski yolun yakınında, kaynaklarda Çavuşbaşı diye anılan mevkide yer alır. Çevresindeki mahalle de adını köşkü yaptıran devlet adamından alır; Siyavuş Paşa'nın çiftliği bugün bir semt adı olarak yaşamaktadır. Köşkün banisi Kanijeli Siyavuş Paşa, Hırvat ya da Macar asıllı olduğu bilinen ve Enderun'da yetişen bir devlet adamıdır. TDV İslam Ansiklopedisi'ne göre 1567'de büyük mirahur, 1569'da yeniçeri ağası oldu, ardından II. Selim'in kızı Fatma Sultan ile evlendirildi. Siyavuş Paşa 1582, 1586 ve 1592'de olmak üzere üç kez sadrazamlığa getirildi ve 1602'de İstanbul'da öldü. Görevden alındığı dönemlerde çiftliğinde ya da Üsküdar'daki bahçesinde kaldığı kaynaklarda geçer. Köşkün üzerinde yapım tarihini veren bir kitabe yoktur. Hamza Gündoğdu'nun incelemesine göre köşkün yaklaşık 100 metre kuzeydoğusundaki çeşmenin kitabesi 1571-1572 tarihini taşır ve bu tarih bahçe, köşk ve müştemilat için de geçerli kabul edilir. Mimarı bilinmemekle birlikte yapım tarihi ve üslubu nedeniyle köşkün Mimar Sinan'ın çevresinden çıktığı düşünülür; ancak Sinan'ın eserlerini sayan tezkirelerde adı geçmez. İlk yapıldığında köşkün, 40 dönümlük bir av parkının içinde ahırlar, ambarlar, mutfaklar, hamam ve su mahzenleriyle birlikte durduğu sanılıyor. Bu yapılardan bugün yalnızca köşk ve çeşme ayakta. Gündoğdu, köşkün yaklaşık 50 metre kuzeydoğusunda yapılan kazılarda Bizans döneminden olduğu sanılan eski bir kalıntı bulunduğunu da aktarır. Köşk, 24,60 metreye 20,30 metre ölçülerinde ve 1,5 metre derinliğindeki bir havuzun ortasına oturtulmuştur. Doğuya bakan girişe, havuzun üzerinden iki sivri kemerle geçen köprülü bir merdivenle çıkılır. Alttaki bodrum kat kısmen havuzun suyu içinde kalacak biçimde tasarlanmış ve dışarıya sivri kemerlerle açılır. Üst katta kare planlı bir sofa ile yanında küçük bir oda bulunur; salonun hem yazın hem kışın kullanıldığı anlaşılıyor. Dış cephelerdeki beyaz mermer söveli pencereler, ajurlu alınlıklar ve altıgen şebekeli küçük pencereler yapının en dikkat çekici ayrıntılarıdır. Havuza suyun, yekpare beyaz mermere yılankavi biçimde oyulmuş ince bir kanaldan aktığı görülür. Köşkün tarihi sonraki yüzyıllarda da sürdü. Gündoğdu'nun aktardığına göre bazı kaynaklar IV. Mehmed'in 1676'da Edirne'den dönüşte bu köşkte karşılandığını yazar ve köşk 1691'de İstanbul'a gelen bir elçiye tahsis edilmiştir. Abdülmecid döneminde köşkün barutçubaşı Levon Efendi'ye armağan edildiği, daha sonra ise Milli Emlak'a devredildiği bilinir. Yapının üstüne 19. yüzyıl başlarında kule gibi yükselen bir kat eklendi. 1973'te Mualla Eyüboğlu'nun yürüttüğü restorasyonda bu ek kat kaldırıldı, salonun üstüne bir kubbe, yandaki odanın üstüne bir tonoz yapıldı. Yüksek taş bacası da bu müdahalenin ürünüdür ve özgün örtünün nasıl olduğu araştırmacılar arasında hala tartışmalıdır. Salonun zemini altıgen Osmanlı tuğlalarıyla döşelidir ve kuzey duvarının ortasında alçıdan bir ocak, batı duvarında ise mermer raflar bulunur. Ziyarete parkın girişinden başlayıp önce havuzun çevresini dolaşmak, köşkü dört cepheden görmek için en iyi yoldur. Batı cephesinde arazinin eğimi yüzünden havuz duvarı iki metreyi aşar ve bu yönden bakınca köşk suyun üzerinde yükseliyor gibi görünür. Doğu cephesinde giriş kapısının üstündeki iki satırlık mermer kitabeyi ve kapı kemerindeki kırmızı beyaz taş dizisini inceleyin. Ardından parkın kuzeydoğusundaki tarihi çeşmeyi bulun; köşkün tarihlenmesine yardım eden kitabe onun üzerindedir. Vikipedi'ye göre köşk bir dönem çocuk kitaplığı olarak kullanıldı; iç mekanın güncel kullanımını ve ziyarete açık olup olmadığını belediyeden öğrenin. Köşk, parkın içinden her zaman dışarıdan rahatça görülebilir ve öğleden sonra ışığı batı cephesini aydınlatır. Bahçelievler'in yoğun konut dokusu içinde 16. yüzyıl sivil mimarisinin ayakta kalan ender örneklerinden birini görmek için kısa ama değerli bir duraktır.
4
Kazlıçeşme (Tarihi Kazlı Çeşme ve Kazlıçeşme Meydanı)

Kazlıçeşme (Tarihi Kazlı Çeşme ve Kazlıçeşme Meydanı)

~45 dk burada
Kazlıçeşme Mahallesi, Zeytinburnu / İstanbul

Kazlıçeşme'de İETT'nin son durağına ya da Marmaray ve Sirkeci-Kazlıçeşme banliyösünün kullandığı Kazlıçeşme istasyonuna vardığınızda hedefiniz batıda, birkaç yüz metre ötedeki çeşmedir. Çeşme Kazlıçeşme Mahallesi'ni ikiye bölen Demirhane, bugünkü adıyla Abay Caddesi'nin üzerindedir. Bir zamanlar bir duvar çeşmesiydi; arkasından açılan yol yüzünden bugün meydanda tek başına duran bir çeşme görünümündedir. Önce cepheye karşıdan bakın: kesme taştan yapılmış, silmelerle çerçevelenmiş dikdörtgen bir cephede basık sivri kemerli bir niş vardır. Nişin içindeki aynada, beş kartuşa sülüs hatla yazılmış Türkçe manzum kitabe yer alır. Kültür Envanteri'ne göre kitabe ebced hesabıyla 1546 tarihini verir ve çeşmeyi yaptıranı Mehmed Bey olarak anar. Kitabedeki Mehmed Bey'in müderris Aşık Pir Mehmed Çelebi olduğu tahmin edilir. Kitabenin altındaki beyaz mermere yaklaşın; semte adını veren tombul kaz kabartması işte buradadır. Kazın önünde yıldız biçimli yapraklı bir dal da işlenmiştir; ayrıntıyı görmek için birkaç adım yaklaşmanız gerekir. Bu mermer aslında Bizans döneminden kalma devşirme bir parçadır ve beşinci yüzyıla tarihlenir. Vikipedi'deki maddeye göre kabartma 2002'de definecilerin saldırısıyla tahrip edildi; kırık parçalar incelendiğinde mermerin Osmanlı döneminde ters çevrilip üzerine kazın işlendiği anlaşıldı. Bugün gördüğünüz kabartma, Zeytinburnu Belediyesi'nin 2010'da yaptırdığı aslına uygun kopyadır. Evliya Çelebi bu kazı dille anlatılamayacak kadar güzel diye övmüştür. Çeşmenin iki yanındaki kemerli tas koyma yuvalarına da bakın; bunlar suyun bir zamanlar nasıl kullanıldığını hatırlatır. Rivayete göre fetih sırasında su arayan bir saka, uçan kazların peşinden giderek burada bir kaynak bulmuştu; bu hikaye bir efsane olarak anlatılır. Çeşmeyi gördükten sonra mahallenin tarihine geçin. Vikipedi'ye göre Fatih Sultan Mehmed fetihten sonra sur dışındaki bu bölgeyi kasaplara ve debbağ esnafına ayırmış, burada sayısı yüzlerle ifade edilen tabakhane kurulmuştu. Zeytinburnu Kaymakamlığı da Fatih'in Edirne ve Anadolu'dan getirdiği derici esnafını buraya yerleştirdiğini anlatır. On dokuzuncu yüzyılda tabakhanelerin yanına demir fabrikası gibi yeni sanayi kuruluşları eklendi, Cumhuriyet döneminde çimento ve dokuma fabrikaları geldi. 1990'larda deri fabrikalarının taşınmasıyla mahalle uzun süre bir çöküntü alanı olarak kaldı ve ardından kentsel dönüşümle bugünkü görünümüne kavuştu. Funda Budak'ın Marmara Üniversitesi dergisindeki makalesi bu dönüşümü fetihten günümüze uzanan bir çizgide inceler. Günün sonunda acele etmiyorsanız Sirkeci-Kazlıçeşme hattının yanında, eski demiryolu kesiminden kazanılan yürüyüş ve bisiklet yoluna çıkın. Bu yol sizi doğuya, Yedikule surlarına doğru götürür ve sur dışından sur içine geçişi ayaklarınızla hissettirir. Dönüşte Kazlıçeşme istasyonundan Marmaray'a binerek şehrin iki yakasına kolayca ulaşabilirsiniz.

Kaynak: Kültür Envanteri, Kazlı Çeşme; Vikipedi, Kazlı Çeşme ve Kazlıçeşme; Zeytinburnu Kaymakamlığı, İlçemizin Tarihi.

Kazlıçeşme, Zeytinburnu'nun alanca en büyük mahallesidir ve İstanbul'un en eski sur dışı yerleşimlerinden biri sayılır. Doğuda kara surları ve Yedikule'den başlar, batıda Zeytinburnu tren istasyonuna kadar uzanır. Kuzeyinden banliyö demiryolu geçer, güneyinde ise sahil yolu ve Marmara Denizi bulunur. Mahalle adını, kaz figürü işlenmiş mermer gövdeli tarihi çeşmeden alır. Zeytinburnu ilçesi de adını, bu mahalledeki burnun vaktiyle zeytinliklerle kaplı olmasından alır. Bölge, Roma döneminde Adriyatik kıyısını İstanbul'a bağlayan Egnatia Yolu'nun güzergahı üzerindeydi. Kültür Envanteri kaydına göre Kazlı Çeşme, üzerindeki inşa kitabesine göre hicri 953, yani 1546 yılında yaptırılmıştır. Kitabe beş kartuş içinde sülüs yazıyla yazılmıştır ve şiirin, 1571'de Üsküp'te vefat eden müderris ve kadı Aşık Pir Mehmet Çelebi'ye ait olduğu tahmin edilir. Bazı kaynaklar çeşmeyi 1537'ye tarihlese de hicri 953 yılı miladi 1546-1547'ye karşılık gelir. Çeşmenin taşları arasında Yeniçeri remizlerinin de görüldüğü belgelenmiştir. Adını veren kaz kabartması 2002'de çalındı; Zeytinburnu Belediyesi 2010'da figürün bir kopyasını yaptırarak çeşmeyi yeniden düzenledi. Bugün sivri kemerli nişin içinde, kitabe levhasının hemen altında bu kaz figürü görülür. Kazlıçeşme'nin hikayesi deriyle başlar. İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed, sur dışındaki bu bölgeyi kasaplara ve debbağ, yani deri işleyen esnafa ayırdı. Zeytinburnu Kaymakamlığı, Fatih'in Edirne ve Anadolu'dan getirdiği derici esnafını buraya yerleştirdiğini ve bölgenin zamanla derici esnafının merkezi haline geldiğini anlatır. Tabakhanelerin kötü kokusu, bu işin sur dışında yapılmasının başlıca nedeniydi. Bölgede mezbahalar ve sayısı 360'ı bulan tabakhane kuruldu. Kesilen hayvanların iç yağından mum yapan mumhaneler de bu üretimin yanında yer aldı. Evliya Çelebi, 17. yüzyılda buranın bayındır bir semt olduğunu; cami, mescitler, han, hamam, sebiller ve tabakhanelerde çalışan bekarların kaldığı odalarla dolu olduğunu yazar. 19. yüzyılda geleneksel tabakhanelerin yanına yeni teknolojiyle üretim yapan fabrikalar eklendi. 1843'te kurulan ve Fabrika-i Hümayun diye anılan tesiste demir borudan kumaşa kadar pek çok ürün üretildi. Cumhuriyet döneminde çimento ve dokuma fabrikaları açıldı, 1947 tarihli sanayi bölgeleri talimatnamesiyle bölge bir sanayi alanına dönüştü. Mahalle 1953'te Fatih ilçesine bağlandı, 1957'de ise yeni kurulan Zeytinburnu ilçesine katıldı. Deri sanayii 1990'larda Tuzla'da kurulan yeni sanayi bölgesine taşındı. Funda Budak'ın Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi'ndeki makalesi, Kazlıçeşme'nin fetihten bu yana geçirdiği dönüşümü bu sanayileşme ve sanayisizleşme süreci üzerinden inceler. Eski fabrika binaları yıkıldıktan sonra kıyıdaki alan geniş bir açık alana dönüştü. Bu düzlük bugün Kazlıçeşme Meydanı olarak bilinir ve büyük kalabalıkların toplandığı etkinliklere sahne olur. Kazlıçeşme gezisine Marmaray ile başlamak en kolayıdır. Kazlıçeşme istasyonu Marmaray hattı üzerindedir ve Sirkeci'ye uzanan banliyö hattının da durağıdır. Mahallede ayrıca çok sayıda İETT hattının durağı bulunur; güncel hatları İETT'den kontrol edin. İstasyondan çıkınca önce çeşmeyi bulun ve kitabe ile kaz kabartmasına yakından bakın. Ardından Demirhane Caddesi boyunca surlara doğru yürüyerek eski tabakhane bölgesinin sınırlarını hissedebilirsiniz. Mahallenin doğu ucunda kara surları ve Yedikule Hisarı başlar, yani yürüyüşü surlara bakarak bitirmek mümkündür. Sahil yolunun karşısındaki kıyı parkları ise denize bakarak dinlenmek için uygundur. Çeşmenin önündeki taşlar yağmurda kaygan olabilir, fotoğraf çekerken dikkatli olun.

Rota Haritası

Rota Bilgisi
ŞehirKağıthane, İstanbul
TürKültürel
Durak4
Tarih15 Ekim 2026
Radar TürkiyeYazarRadar TürkiyeRotayı Başlat