Bir Başkent Nasıl Kurulur
1923'te başkent ilan edildiğinde Ankara, kale eteğinde otuz bin kişilik bir kasabaydı. On beş yıl içinde bulvarlar, bakanlıklar, gar, opera, üniversite ve elçilikler kuruldu; şehir bir devletin mimari programına dönüştü.
Beğenmek ve puan vermek için giriş yap

1923'te başkent ilan edildiğinde Ankara, kale eteğinde otuz bin kişilik bir kasabaydı. On beş yıl içinde bulvarlar, bakanlıklar, gar, opera, üniversite ve elçilikler kuruldu; şehir bir devletin mimari programına dönüştü. Bugün Ulus'tan Kızılay'a yürürken bu programın iki farklı dilini yan yana okuyabilirsiniz, biraz nereye bakacağınızı bilmek yeter.
Birinci dil, Birinci Ulusal Mimarlık. Osmanlı'nın son yıllarında doğan ve Cumhuriyet'in ilk on yılında Ankara'ya taşınan bu üslup, Selçuklu ve Osmanlı motiflerini (sivri kemer, çini, geniş saçak, kubbe) modern kamu binalarına giydiriyor. Ulus'ta Vedat Tek'in İkinci Meclis binası (1924) ve Kemaleddin'in tamamladığı Ankara Palas (1927), Arif Hikmet Koyunoğlu'nun Etnografya Müzesi (1928) ve Türk Ocağı binası (bugünkü Resim ve Heykel Müzesi, 1930), İtalyan Giulio Mongeri'nin Ziraat Bankası (1929) ve İş Bankası binaları bu dilin en yoğun örnekleri. Hepsi birbirine yürüme mesafesinde ve hepsine bugün müze ya da kamu binası olarak girebiliyorsunuz.
İkinci dil, 1930'ların modernizmi. Genç Cumhuriyet, mimarlığını da yüzünü döndüğü Avrupa'ya çevirdi. Alman ve Avusturyalı mimarlar (Clemens Holzmeister, Ernst Egli, Bruno Taut, Paul Bonatz) bakanlıklar, okullar ve kamu yapılarında sade, işlevsel ve anıtsal bir dil kurdu. Sıhhiye'de Taut'un Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi (1937), Bakanlıklar bölgesinde Holzmeister'in bakanlık blokları ve yeni Meclis binası (1938'de başlandı), Ulus'ta Şevki Balmumcu'nun Sergi Evi'nden (1933) Bonatz'ın elinde operaya dönüşen yapı (1948), Şekip Akalın'ın Ankara Garı (1937) bu dönemin temsilcileri. Süssüz cepheler, uzun yatay çizgiler ve taş kaplamalar; bir kez fark edince her yerde göreceksiniz.
İkisini birlikte okumak için Atatürk Bulvarı boyunca yürümeniz yeter; bulvar Ulus'tan Çankaya'ya uzanıyor ve şehir tarih boyunca kuzeyden güneye ilerlemiş. Ulus'ta kubbeler ve çiniler, Sıhhiye'de taş modernizm, Kızılay'da 1950'lerin apartmanları, Kavaklıdere'de elçilikler, Çankaya'da köşk. Şehrin kendisi kronolojik bir sergi.
Neler kaybedildi diye sorarsanız; erken Cumhuriyet dokusu 1960'lardan sonra yoğun apartmanlaşmayla büyük ölçüde değişti, Kızılay'daki ilk apartmanlar ve Yenişehir'in bahçeli evleri neredeyse yok oldu. Bakanlıklar bölgesindeki bazı Holzmeister yapıları hala kullanımda ama içine girilemiyor. Hermann Jansen'in 1932 imar planının izlerini Bahçelievler ve Kavaklıdere'nin sokak düzeninde okuyabilirsiniz.
Pratik olarak; mimari rota sabah gardan başlayıp Ulus'ta biten altı kilometrelik bir yürüyüş, hafta içi seçin ki gar müzesi ve Ziraat Bankası Müzesi açık olsun. Fotoğraf için sabah ışığı bulvarın doğu cephelerini, öğleden sonra batı cephelerini aydınlatıyor. Etnografya'nın önündeki terastan Ulus'un tamamı görülüyor; iki üslubun şehirde nasıl dağıldığı en iyi oradan anlaşılıyor.
Ankara'nın mimarisi güzel olduğu için değil, bir devletin kendini nasıl kurmak istediğini anlattığı için önemli. Yapıların diline dikkat ederseniz müzelerde okuduğunuz tarihi sokakta görürsünüz.
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz
