Ayasofya'nın On Beş Asrı
Sultanahmet Meydanı'nın bir yanında Sultanahmet Camii, öbür yanında pembemsi duvarları, dört minaresi ve geniş kubbesiyle Ayasofya durur. Bugünkü yapı 537'de açıldı, yani ayakta olduğu süre on beş asrı geçti.
Beğenmek ve puan vermek için giriş yap

Sultanahmet Meydanı'nın bir yanında Sultanahmet Camii, öbür yanında pembemsi duvarları, dört minaresi ve geniş kubbesiyle Ayasofya durur. Bugünkü yapı 537'de açıldı, yani ayakta olduğu süre on beş asrı geçti. Bu uzun ömür boyunca imparatorluk başkentinin en büyük mabedi oldu, kubbesi birkaç kez çöküp yeniden örüldü, 1453'ten sonra camiye dönüştürüldü, 1934'teki kararla müze oldu ve 2020'de yeniden ibadete açıldı. Bugünkü resmi adı Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi.
Bu yazıda yapının hikayesini sırasıyla anlatıyor, her dönemin bugün hangi izle karşınıza çıktığını gösteriyor ve Ayasofya'yı bir cami olarak nasıl ziyaret edebileceğinizi özetliyoruz. Siyasi tartışmalara değil, yapının kendisine ve belgelenmiş tarihine odaklanıyoruz.
Aynı Tepede Üç Yapı
Ayasofya, tarihi yarımadanın birinci tepesinde, eski şehrin merkezinde yükselir. Bu noktadaki ilk yapı 4. yüzyılda ahşap çatılı bir bazilika olarak kuruldu. Genellikle I. Konstantinos'a atfedilir, ama TDV İslam Ansiklopedisi'ne göre ancak oğlu II. Konstantios döneminde bitirildi ve 15 Şubat 360'ta açıldı. 404'te çıkan bir ayaklanma sırasındaki yangında harap oldu. II. Theodosios yapıyı beş nefli olarak yeniden yaptırdı ve ikinci yapı 10 Ekim 415'te açıldı. Bu ikinci yapı da Ocak 532'de çıkan Nika ayaklanmasında, sarayın bir bölümü ve başka kamu binalarıyla birlikte yandı.
İkinci yapıdan kalan izleri bugün de görebilirsiniz. 1930'ların ortasında batı avlusunda Alman arkeolog Alfons Maria Schneider'in yürüttüğü kazıda sütunlar, başlıklar ve kabartmalı mermer bloklar ortaya çıktı. Bu parçalar ana girişin yanında ve bahçede duruyor. Kazılar, ikinci yapının zemininin bugünkünden yaklaşık iki metre aşağıda olduğunu da gösterdi. Girişe yaklaşırken kazı alanındaki bu taşlara bir göz atın. Ayasofya'nın bugünkü haliyle aslında aynı yere yapılmış üçüncü yapı olduğunu en somut biçimde onlar anlatır.
Beş Yılda Yükselen Kubbe
Nika yangınından sonra İmparator I. Iustinianos eskisinden daha büyük ve farklı bir yapı istedi. İşi Batı Anadolulu iki isme verdi. Biri Trallesli, yani bugünkü Aydın'dan Anthemios, öteki Miletoslu Isidoros'tu. İmparatorluğun dört bir yanından malzeme istendi, eski yapıların işlenmiş parçaları da toplandı. Mısır'daki Heliopolis'ten sekiz büyük kırmızı porfir sütun, Efes'teki Artemis Tapınağı'ndan, Kapıdağ Yarımadası'ndaki Kyzikos'tan ve Suriye'deki Baalbek'ten sütunlar, farklı cins ve renkte mermerler getirildi. Kaynaklar inşaatta 10.000 işçinin çalıştığını yazar. Yapı altı yıla yakın bir sürede tamamlandı ve 27 Aralık 537'de büyük bir törenle açıldı. İmparatorun yapılarını anlatan tarihçi Prokopios bu binaya eserinde geniş yer ayırır.
Asıl cesaret kubbedeydi. Plan temelde uzunlamasına bir bazilikaydı, ama iki mimar orta mekanı çapı 31-33 metreyi bulan basık bir kubbeyle örttüler. Kubbeden alttaki kare düzene geçiş, pandantif denen içbükey üçgen yüzeylerle sağlandı. Kubbenin doğu ve batı yönündeki itkisi kademe kademe inen ve küçülen yarım kubbelerle, kuzey ve güneydeki itkisi ise galerilerdeki payeler, kemerler ve tonozlarla karşılandı. Sonuçta dört büyük ayağa oturan bir kubbenin altında, bütün iç mekanı kaplayan kesintisiz bir boşluk ortaya çıktı.
Birkaç rakam ölçeği anlamaya yardım eder. Yapı yaklaşık 100 metreye 70 metre boyutundadır. Kubbe yerden 55,60 metre yüksekliğe çıkar ve yüzyıllar boyunca geçirdiği onarımlar yüzünden tam bir daire olmaktan çıkıp elipse yaklaştığı için iç çapı 30,80 ile 32,60 metre arasında değişir. Kubbenin tepesinden pencerelerin arasından pandantiflere inen kırk kaburga, ağırlığı bir şemsiyenin telleri gibi ayaklara aktarır. Yapıda kırkı alt katta, altmış yedisi galeri katında olmak üzere 107 sütun bulunur. Bunların büyük çoğunluğu tek parçadır ve Ayasofya'dan daha eski yapılardan getirilmiştir. İç yüzeylerde tuğla duvarların üzeri çok renkli mermerler ve porfirlerle kaplanmıştır. Bazı mermer levhalar ikiye kesilip yan yana yerleştirildiği için, açılmış bir kitabın sayfaları gibi simetrik desenler oluşturur. İç narteksin duvarlarında bu levhalara özellikle dikkat edin.
TDV'nin vurguladığı gibi bu ağırlığı taşımak yapı için hep zor oldu. Ayasofya'yı bugüne ulaştıran, hem Bizans hem Osmanlı döneminde dışarıdan eklenen büyük destek payandalarıdır. Yapının çevresinde dolaşırken duvarlara yaslanmış o kalın, eğimli kütleleri görünce, aslında on beş asırlık bir statik mücadelenin izine baktığınızı hatırlayın.
Çöken ve Yeniden Örülen Kubbe
Kubbe, açılıştan yirmi bir yıl sonra ilk büyük sınavını verdi. 557 depreminin de etkisiyle 7 Mayıs 558'de kubbenin doğu tarafı çöktü. Onarımı, ilk mimarlardan Isidoros'un yeğeni genç Isidoros üstlendi. Kubbeyi öncekinden yaklaşık 6,25 metre daha yükseğe ördü ve yapımında daha hafif malzeme kullandı. Yapı 24 Aralık 562'de yeniden açıldı. Kubbenin tabanını çevreleyen kırk pencere hem ağırlığı hafifletir hem de iç mekanı aydınlatır.
Sonraki yüzyıllarda da depremler peşini bırakmadı. 869 depreminde kubbede beliren çatlaklar ertesi yıl onarıldı. 986'daki depremde kubbenin bir bölümü yeniden çöktü. Mimar Tiridat'ın altı yıl süren onarımından sonra yapı 13 Mayıs 994'te tekrar açıldı. 1204'te IV. Haçlı Seferi sırasında şehri işgal edenler Ayasofya'yı büyük ölçüde tahrip ettiler. 1317'de II. Andronikos döneminde duvarlar dışarıdan payandalarla desteklendi, ama 19 Mayıs 1346'da doğudaki büyük kemerle kubbenin bir parçası yine çöktü. Yoksullaşmış Bizans bu hasarı halktan yardım toplayarak ancak 1354'te giderebildi. 1402'de şehre gelen İspanyol elçi Clavijo, yapıyı harap ve bakımsız bulduğunu yazar.
1453 ve Caminin İlk Yüzyılı
İstanbul'un fethinden sonra şehrin en büyük mabedi olan yapı Fatih Sultan Mehmed tarafından camiye çevrildi ve ilk cuma namazı burada kılındı. Fatih yapının tahrip edilmesini önledi, camiyi kendi vakıflarının ilk eseri olarak vakfetti ve yanına bir medrese yaptırdı. Yapının adı değiştirilmedi, Ayasofya olarak anılmaya devam etti. TDV'ye göre Ayasofya 1453'ten 1934'e kadar şehrin ulucami niteliğindeki başcamisi oldu.
İlk minare, batıdaki yarım kubbenin yanındaki iki küçük kuleden güneydekinin üstüne ahşap olarak yapıldı ve 1574 onarımına kadar durdu. Bugün kırmızı tuğlasıyla diğerlerinden ayrılan minare Fatih dönemine mal edilir, ama TDV'ye göre II. Bayezid döneminde yapılmış olması daha kuvvetli bir ihtimaldir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Budin'den getirilen iki tunç şamdan, üzerlerine manzum kitabeler yazılarak 1526'da mihrabın iki yanına yerleştirildi. Mihrap yönüne baktığınızda onları bugün de yerlerinde görürsünüz.
Ramazanlarda, özellikle teravih namazlarında, padişahın da katıldığı Kadir gecelerinde ve bayram namazlarında Ayasofya çok kalabalık bir cemaati ağırlardı. TDV, halkın da caminin bakımı için vakıflar kurduğunu belirtir. Mihrabın sağındaki dehlizde görülen, Kabe ve Medine tasvirli 17. yüzyıl çinileri bu tür vakıflardan kalma hatıralardır.
Mimar Sinan'ın Payandaları ve Türbeler
II. Selim döneminde Ayasofya'ya büyük özen gösterildi. Yapıyı çevreleyen ve ona zarar veren evler temizlendi, Mimar Sinan da yapıyı dıştan takviye payandalarıyla destekleyerek çökme tehlikesini önledi. Bugün binanın dört yanındaki kalın destek duvarlarının bir kısmı Bizans, bir kısmı Osmanlı dönemine aittir. Aynı dönemde bir minare daha yapıldı. TDV, taş minarelerden birini Edirne'deki Selimiye minarelerine olan benzerliği nedeniyle Sinan'ın eseri saymanın yerinde olacağı görüşündedir. III. Murad döneminde iki minare daha eklendi, minber, kürsü ve mahfil yapıldı, Bergama'da bulunan ve tek parça mermerden oyulmuş iki büyük küp getirtilip caminin içine yerleştirildi.
Ayasofya'nın çevresinde sultan türbelerinin yapımına da bu sırada başlandı. İlk türbe II. Selim içindir. Yapımına 1573-1574'te başlandı, padişah türbe bitmeden ölünce önce aynı alanda kurulan bir otağa gömüldü, yapı 1576-1577'de tamamlanınca buraya nakledildi. Mimar Sinan'ın eseri olan türbe dıştan köşeleri pahlı bir kare, içten sekizgen bir galeri biçimindedir ve çift kubbeyle örtülüdür. Giriş revakındaki çini panolar 16. yüzyıl İznik çiniciliğinin en güzel örnekleri arasında sayılır. Soldaki panonun aslı eksiklerinin tamamlanacağı bahanesiyle sökülüp Fransa'ya götürüldü, bugün Louvre Müzesi'nde duruyor, yerindeki ise bir taklit.
Ardından Mimar Davud Ağa'nın III. Murad için yaptığı türbe, 17. yüzyıl başında III. Mehmed'in türbesi ve bir şehzadeler türbesi geldi. Bizans döneminden kalan vaftizhane de 1639'da I. Mustafa'nın, 1648'de Sultan İbrahim'in türbesi olarak kullanıldı. Böylece Ayasofya, kendine ait bir külliyesi olmayan II. Selim'in eklemeleri ve bu türbelerle birlikte bir selatin camii görünümü kazandı.
18. ve 19. Yüzyılda Eklenenler
I. Mahmud 1739'da iki payanda arasında, yan nefte bir kütüphane yaptırdı. Kütüphane harimden Türk barokunun gösterişli bir tunç parmaklığıyla ayrılır, duvarlarında farklı dönemlere ait çiniler, dolaplarında renkli nakışlar vardır. Padişah kütüphanenin bakımı için Cağaloğlu Hamamı'nı vakfetti. 1740'ta avluya zarif bir şadırvan, bir sıbyan mektebi ve arka tarafa bir imaret ekletti. İmaretin geniş saçaklı kapısı Türk barok üslubunun en güzel örneklerinden sayılır. Bu ek yapıların kitabelerini Darüssaade Ağası Moralı Beşir Ağa yazdı.
En kapsamlı Osmanlı onarımı, Sultan Abdülmecid'in emriyle 1847-1849 arasında İsviçreli mimar Gaspare Fossati tarafından yapıldı. Kubbe, tonozlar ve sütunlar sağlamlaştırıldı, padişahın camiye geldiğinde dinlendiği yeni bir hünkar kasrı ve yeni bir hünkar mahfili yapıldı, avlu kapısının yanına bir muvakkithane eklendi. Bugün iç mekanın her yerinden görülen, yaklaşık 7,5 metre çaplı dev yuvarlak levhalar da bu onarım sırasında asıldı. Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin hattıyla Allah, Hz. Muhammed, dört halife ve Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in adlarını taşırlar. Onarım sırasında duvar ve tonozlardaki mozaiklerin üzeri açılıp çizimleri yapıldı. Yapı 13 Temmuz 1849'da bir törenle yeniden açıldı. 1894 depreminde duvarlarda çatlaklar oluştu, bazı mozaik yüzeyleri sıvayla birlikte döküldü.
Müze Yılları
Ayasofya 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla camilikten çıkarılıp müzeye dönüştürüldü ve 1 Şubat 1935'te ziyarete açıldı. Bu dönemde zemindeki halılar kaldırıldı. Amerikan Bizans Enstitüsü adına 1931'de izin alan Thomas Whittemore mozaikleri ortaya çıkarma çalışmalarına başladı ve bu çalışmalar 1970'e kadar sürdü. 1930'larda indirilen büyük levhalar daha sonra yeniden yerlerine asıldı.
Fatih'in kurduğu, sonradan çok değişikliğe uğrayan medresenin binası 1936'da yıktırıldı. Arsası 1985-1986'da temizlenip temelleri ortaya çıkarıldı ve 2017'de medresenin aslına uygun olarak yeniden inşasına başlandı. Müze döneminde hünkar mahfili kısmı 1980'de kısa bir süre, 1991'de ise yeniden ibadete açıldı ve Ayasofya kısmen de olsa cami olarak hizmet vermeye başladı.
2020'den Bu Yana Yeniden Cami
Temmuz 2020'de Danıştay'ın 24 Kasım 1934 tarihli kararı iptal etmesinin ardından, 10 Temmuz 2020 tarihli Cumhurbaşkanı Kararı ile Ayasofya'nın Diyanet İşleri Başkanlığı'na devredilerek ibadete açılması kararlaştırıldı. Yapı 24 Temmuz 2020'de kılınan cuma namazıyla, Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi adıyla yeniden ibadete açıldı. Böylece müzeye dönüştürülmesinden seksen altı yıl sonra yeniden cami olarak hizmet vermeye başladı.
15 Ocak 2024'ten itibaren Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın hazırladığı ziyaretçi düzeniyle, ibadete gelenlerle tarihi camiyi kültürel amaçla gezen yabancı ziyaretçilerin girişleri birbirinden ayrıldı. Bakanlığın duyurusuna göre yabancı ziyaretçiler güney cephedeki minarenin altındaki tünel ve rampadan girip galeri katına çıkıyor, harim katını ve Osmanlı dönemi eklerini yukarıdan görüyor, galerideki Bizans dönemi mozaiklerini inceleyebiliyor ve kuzeydoğudaki rampadan çıkıyor. QR kodla çalışan sesli bilgilendirme sistemi, ibadet edenleri rahatsız etmeden kulaklıkla bilgi almayı sağlıyor. Bu ziyaret yabancılar için ücretli. Güncel ücreti ve giriş düzenini gitmeden önce resmi duyurulardan kontrol edin.
Cami Olarak Ziyaret Adabı
Ayasofya bugün her şeyden önce bir camidir ve ziyaretiniz de bunu gözetmeli. Kısaca şunlara dikkat edin.
- Namaz vakitlerinde ibadet önceliklidir. Ziyaretinizi vakitlerin arasına denk getirin, cuma günü öğle saatlerinden uzak durun.
- Kadınlar başlarını örter, herkes omuzları ve dizleri kapalı, sade bir kıyafet tercih eder.
- Ayakkabılar harime girmeden çıkarılır, halılara ayakkabıyla basılmaz.
- İçeride sessiz olun, namaz kılanların önünden geçmeyin, fotoğraf çekerken ibadet edenleri kadraja almamaya özen gösterin.
- Kalabalıktan kaçınmak istiyorsanız sabahın erken saatleri genellikle daha sakin geçer.
Cami ziyaretine dair genel bilgiler için Radar'daki "Cami Ziyaretinde Bilinmesi Gerekenler" yazısına da bakabilirsiniz.
İçeride Neye Bakmalı
Hangi kattan gezerseniz gezin, önce başınızı kaldırıp kubbeye bakın. Kubbenin tabanındaki kırk pencere, altıncı yüzyıldaki yeniden yapımın mirasıdır. Pencerelerden giren ışık kubbeyi taşıyan kaburgaların arasından süzülür ve kubbe, ayaklarına basmıyormuş gibi görünür. Kubbenin dört köşesindeki pandantiflerde, Osmanlı döneminde yüzlerine yaldızlı birer süs yerleştirilmiş kanatlı figürler dikkati çeker.
Mihraba bakın. Yapının ekseni kıble yönüyle tam örtüşmediği için mihrap apsisin tam ortasında değil, hafifçe sağında durur. Mihrabın iki yanında Kanuni döneminde Budin'den getirilen tunç şamdanlar, sağında III. Murad döneminden kalan mermer minber vardır. Güney yan neften mihraba doğru ilerlerken yerden yaklaşık üç metre yükselen mermer müezzin mahfili görülür.
Mahfilin yanında, zeminde renkli taş dairelerden oluşan kare bir alan vardır. Bizans kaynaklarında taç giyme törenleriyle ilişkilendirilen bu alanın içinde, farklı renklerde on altı daire bulunur. Batı girişine yakın yerde duran iki büyük mermer küp, III. Murad döneminde Bergama'dan getirilmiştir. Helenistik döneme tarihlenen bu küplerden büyüğünün yaklaşık 1200 litre aldığı belirtilir. Güney yan nefte ise I. Mahmud Kütüphanesi'nin tunç parmaklığını arayın.
Duvarlarda asılı sekiz dev levhanın hattını yakından inceleyin, bunlar Osmanlı hat sanatının anıt ölçekli örnekleridir. Kuzey yan neftin batı ucunda, bronz bir plakayla kaplanmış ve halk arasında hakkında pek çok rivayet anlatılan "terleyen sütun" durur. Onu da bir hikaye olarak dinleyin, çünkü söylenenlerin hiçbiri belgeye dayanmaz.
Galeri katı alt kata basamaklarla değil, taş döşeli, sarmal bir rampayla bağlanır. Kaynaklara göre bu rampa, imparatoriçenin tahtıyla sarsılmadan taşınmasını kolaylaştırıyordu. Galerideki zemine yerleştirilmiş yeşil taş daire, Bizans döneminde imparatoriçenin tahtının konduğu yeri gösterir. Buradan harimin tamamı görülür. Galerideki mozaik panolar arasında imparator ve imparatoriçe portreleri de vardır. Aynı galeride, Venedik doçu Enrico Dandolo adına konmuş bir mezar taşı bulunur. 1847-1849 onarımında burasının gerçek bir mezar olmadığı, anı için konmuş bir levha olduğu anlaşılmıştır.
Dışarıda da bakılacak çok şey var. Payandaların kalınlığına, avludaki I. Mahmud şadırvanının saçaklarına, sıbyan mektebine ve türbelere bakın. Özellikle II. Selim Türbesi'nin giriş revakındaki çinileri, soldaki taklit panoyla karşılaştırarak inceleyin. Ana girişin yanındaki kazı alanında duran taşlar ise ikinci yapıdan kalan parçalardır.
Çevresiyle Birlikte Gezmek
Ayasofya, Sultanahmet'in yürüme mesafesindeki pek çok yapıyla birlikte gezilebilir. Ayasofya ile Sultanahmet Camii arasında, Mimar Sinan'ın Hürrem Sultan için 1556-1557'de yaptığı Haseki Hürrem Sultan Hamamı durur. Kadın ve erkek bölümleri sırt sırta ve aynı büyüklükte kurulmuş bu çifte hamam, antik Zeuksippos hamamlarının kalıntılarının yakınındadır ve 2011'den bu yana yeniden hamam olarak hizmet veriyor. Arka tarafta Topkapı Sarayı'nın Bab-ı Hümayun kapısı başlar. Meydanın öbür ucunda Sultanahmet Camii, biraz ileride Yerebatan Sarnıcı vardır.
Bir günü bu bölgeye ayıracaksanız Radar'daki "Klasik Sultanahmet Günü" rotası Hipodrom'dan Süleymaniye'ye uzanan bir sıra öneriyor. Bizans döneminin yapılarını ayrıca izlemek isteyenler için "Bizans İstanbulundan Kalanlar" rotası var. Mimar Sinan'ın Ayasofya'daki payandalarından yola çıkıp onun öteki yapılarını görmek isterseniz "Çıraklıktan Ustalığa Mimar Sinan" yazımız o hikayeyi anlatıyor. Topkapı Sarayı'nı ayrıntılı gezmek için de "Topkapı Sarayı'nı Avlu Avlu Gezmek" yazımıza göz atabilirsiniz.
Son bir öneri. Ayasofya'yı yalnızca içeriden değil, uzaktan da görün. Sultanahmet Meydanı'nın Sultanahmet Camii tarafından ya da Galata yönünden bakınca, kubbenin ve Osmanlı döneminde eklenen dört minarenin birlikte kurduğu silüeti, yani yapının on beş asrın ürünü olduğunu en iyi o mesafeden anlarsınız.
Kaynaklar
- TDV İslam Ansiklopedisi, Ayasofya maddesi, https://islamansiklopedisi.org.tr/ayasofya
- TDV İslam Ansiklopedisi, Selim II Türbesi maddesi, https://islamansiklopedisi.org.tr/selim-ii-turbesi
- İBB Kültürel Miras, Ayasofya Türbeleri (II. Selim Türbesi), https://kulturelmiras.ibb.istanbul/ayasofya-turbeleri-ii-selim-turbesi/
- İBB Kültürel Miras, Haseki Hürrem Sultan Hamamı, https://kulturelmiras.ibb.istanbul/haseki-hurrem-sultan-hamami/
- T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Basın, Ayasofya-i Kebir Camii'nde yeni düzenleme 15 Ocak'ta başlıyor, https://basin.ktb.gov.tr/TR-364045/ayasofya-i-kebir-camiinde-yeni-duzenleme-15-ocakta-basliyor.html
- Vikipedi, Ayasofya maddesi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Ayasofya
Yorumlar
İlk yorumu sen yaz
