Ana içeriğe atla
Radar Türkiye
Etkinlikleri uygulamada keşfet
Aç
Radar Türkiye

Adını Ankara'dan Alan Hayvanlar, Kedi, Keçi ve Tavşan

Dünyanın hemen her dilinde "angora" sözcüğü bir yumuşaklık çağrıştırır; bir kazağın etiketinde, bir kedi yarışmasının listesinde, bir keçi çiftliğinin adında karşınıza çıkar.

Radar TürkiyeRadar Türkiye30 Eylül 202631
Henüz puan yok

Beğenmek ve puan vermek için giriş yap

Adını Ankara'dan Alan Hayvanlar, Kedi, Keçi ve Tavşan

Dünyanın hemen her dilinde "angora" sözcüğü bir yumuşaklık çağrıştırır; bir kazağın etiketinde, bir kedi yarışmasının listesinde, bir keçi çiftliğinin adında karşınıza çıkar. Sözcüğün kaynağı bir şehirdir ve o şehir Ankara'dır. Batı dillerinde yüzyıllar boyunca Angora diye anılan bu bozkır kentinin adı üç hayvana verilmiştir: uzun tüylü beyaz kedi, tiftik veren keçi ve yününden kazak örülen tavşan. Üçü de bugün dünyanın dört bir yanında yetiştirilir, üçünün de kökeni İç Anadolu'nun sert kışlarında ve kuru yazlarında biçimlenmiştir. Bu yazı üçünün hikayesini anlatıyor ve en önemlisi, bugün Ankara'da nerede görülebileceklerini söylüyor.

Bir şehrin adı, üç hayvanın soyadı

Antik çağda Ankyra olan şehrin adı Türk döneminde Engürü'ye, Avrupa haritalarında Angora'ya dönüştü ve 1930'a kadar Batı dünyası şehri bu adla tanıdı. Tiftik, tüy ve yün üzerinden dünyaya yayılan hayvanlar da bu yüzden Angora adını taşır. Aslında üç hayvanın ortak noktası yalnızca ad değil, uzun ve parlak tüydür. Ankara Kalkınma Ajansı'nın tiftik kitabı, keçinin bölgenin toprak ve iklim şartlarına uyum sağlayarak bugünkü yapısını ve tiftik özelliklerini kazandığını yazar; kedi ve tavşan için de aynı bozkır iklimi ve yüzyıllar boyunca en güzel tüylü hayvanların çoğaltılması benzer bir sonuç vermiştir. Üçü de bugün dünyada Ankara'dan çok başka ülkelerde yetiştirilir; bu yazının bir amacı da onları evlerine geri çağırmaktır.

Ankara kedisi, sarayların ve sokakların beyaz gözdesi

Ankara kedisi, bilinen en eski uzun tüylü kedi soylarından biridir. Uzun tüylü kediler 16. yüzyılın sonlarında Anadolu, İran ve Rusya'dan İngiltere ve Fransa'ya götürülmeye başlandı; 17. yüzyılda Ankara kedisi Avrupa'da ayrı bir ırk olarak tanınıyordu. Türkçe kaynaklara göre onları ilk taşıyanlar denizcilerdir ve 18. yüzyılda kedi Avrupa soylularının gözdesi olmuştur. Sonra uzun bir karışıklık dönemi geldi: İran kedisiyle Ankara kedisi o kadar iç içe geçti ki 1788'de Charles Catton iki adı aynı ırk için kullanıyor, 1903'te Frances Simpson aralarındaki farkın çok ince olduğunu yazıyordu. Irkın saf halini koruyan yer, adını aldığı şehir oldu. Atatürk Orman Çiftliği'nde 1933'te kurulan ve 29 Ekim 1940'ta resmen açılan hayvanat bahçesi, 20. yüzyılın ilk yarısında başlattığı üretim programıyla özellikle beyaz ve çakır gözlü, yani bir gözü mavi bir gözü kehribar kedileri korudu. Bugün dünyadaki Türk Ankarası soylarının temeli o programa dayanır; kediler 1960'larda Kuzey Amerika'ya götürüldü ve 1978'e kadar yalnızca beyaz olanlar kabul edildi. 2012'de yapılan bir genetik çalışma, Türkiye'deki kedilerle Amerika'daki soyların artık ayrı iki topluluk olduğunu ortaya koydu.

Ankara kedisinin gövdesi uzun ve kaslı, kemikleri ince, kuyruğu uzun ve tüylüdür; tüyü ipeksidir ve mevsime göre kalınlaşır. Gözleri mavi, yeşil, kehribar ya da sarı olabilir; en çok aranan çakır gözlülerdir. Ancak bu güzelliğin bir bedeli vardır: beyaz tüy ve mavi gözden sorumlu gen doğuştan sağırlığa yol açabilir ve mavi gözlü beyaz kedilerde sağırlık yaygındır. Karakteri oyuncu, zeki ve atletiktir; tırmanmayı sever, evde tek bir kişiyi seçip ona bağlanır. Van kedisinin aksine suyu sevmez.

Ankara kedisi bugün nerede görülür

Atatürk Orman Çiftliği'ndeki hayvanat bahçesi 26 Ağustos 2013'te yenileme gerekçesiyle kapandı ve bir daha açılmadı; hayvanların büyük bölümü Gaziantep'e gönderildi. Kedinin bugünkü adresi Pursaklar'dır. Pursaklar Belediyesi'nin 2017'de on beş kediyle kurduğu Ankara Kedisini Koruma, Yaşatma ve Tanıtma Merkezi, Anadolu Ajansı'nın aktardığına göre iki bin metrekarelik bir alanda dişi ve erkek kedi bölümleri, doğumhane ve klinik olmak üzere yedi bölümden oluşuyor. Merkezde kırkı damızlık dişi olmak üzere elli kedi yaşıyor ve yılda yüz yirmi yavru yetiştirme kapasitesi var. Merkez okul gruplarını ve ziyaretçileri ağırlıyor; yavrular ilk mama masrafları karşılanarak sahiplendiriliyor. Merkezin ilk sakinlerinden Kılıç ve Seymen adlı iki kedi Ayasofya'ya gönderilmiş, soyları merkezde sürüyor. Pursaklar'daki Endemik Vadi'nin içinde yer alan bu kedi evi, Ankara'da saf Ankara kedisini kafes ardında değil, bahçede gezerken görebileceğiniz tek yerdir; ziyaret gün ve saatlerini belediyenin sitesinden kontrol edin. Irkın bilimsel korunması ise Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nin işidir. Fakültenin Zootekni Anabilim Dalı 2000'lerin sonunda soyu tükenme tehlikesindeki kedi için bir araştırma merkezi kurma girişimi başlatmış, Fatih Atasoy o yıllarda kalan kedilerin büyük kısmının Atatürk Orman Çiftliği'nde, birkaçının da Ankaralı ailelerin evinde olduğunu söylemişti. Bugün Dışkapı'daki fakülte bu ırk üzerine çalışmayı sürdürüyor.

Ankara keçisi ve tiftik, bir şehri zengin eden lif

Ankara Kalkınma Ajansı'nın Ankara Keçisi, Tiftik ve Sof kitabına göre keçi 13. yüzyılda Türkler tarafından Hazar Denizi'nin doğusundan Ankara ve çevresine getirildi, bölgenin toprağına ve iklimine uyum sağlayarak bugünkü tiftiğini kazandı ve 1838'e kadar yalnızca Anadolu'da yetiştirildi. 15. yüzyıldan itibaren Ankara'da tiftiğe dayalı güçlü bir dokuma sanayisi gelişti; katışıksız tiftik ipliğinden dokunan Engürü sofu 16. ile 18. yüzyıllar arasında birçok Avrupa kentinde satıldı. Şer'iye sicillerine göre 1590'larda şehirde 621 sof tezgahı vardı ve iplik kumaşa dönüşene kadar dokumacı, yuyucu, boyacı ve cendereci olmak üzere dört ayrı esnaf grubunun elinden geçiyordu. 1583'te İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth on iki İngiliz tüccara sof ticareti izni verdi; ardından Hollandalı ve Leh tüccarlar da şehre geldi. 1640'larda Ankara'yı gezen Evliya Çelebi keçiyi "süt gibi beyaz olup onun gibi beyaz mahluk yoktur" diye anlatır ve halkın işinin sofçuluk olduğunu yazar. Yaklaşık üç yüzyıl boyunca tiftik Ankara'nın en önemli gelir kaynağı oldu; 18. yüzyıl ortasında İngiliz dokuma sanayisinin atılımı ve 19. yüzyılda keçinin yurt dışına çıkması bu tekeli sona erdirdi.

Keçinin dünyaya yayılışı bir hediye zinciriyle başlar. Kitaba göre 1541'de Kanuni Sultan Süleyman'ın Roma-Germen İmparatoru V. Karl'a armağan ettiği bir çift keçi Anadolu dışına çıkan ilk Ankara keçileri sayılır. 1836'da Albay Henderson'ın bir dişi ve on iki tekeyle Güney Afrika'ya götürdüğü sürü o ülkedeki tiftik keçiciliğini başlattı; 1849'da pamuk uzmanı olarak Türkiye'ye gelen James Davis'e hediye edilen dokuz keçi Amerika'daki yetiştiriciliğin temeli oldu; 1856'da Avustralya izledi. Bugün dünya tiftik üretiminin yarıdan fazlası Güney Afrika'dadır. Keçinin kendisi küçük yapılıdır: erkekler 35 ile 55, dişiler 30 ile 40 kilogram gelir; dişi yılda 3 ile 4, teke 4 ile 6 kilogram tiftik verir ve yılda iki kez kırkılır. Sayılar bir yükseliş ve düşüş hikayesidir. 1960'larda Türkiye'de altı milyon Ankara keçisi vardı ve 1959'da tiftik tek başına ülke ihracatının yüzde 4,56'sını oluşturuyordu; 2009'da sayı 147 bine düştü. 1930'da kurulan Türkiye Tiftik Cemiyeti 1933'te Lalahan'da örnek bir ağıl açmış, 1969'da kurulan Tiftikbirlik devlet adına tiftik almıştı. Bugün Tarım ve Orman Bakanlığı'nın 2020'de başlattığı proje sürülere damızlık teke ve elektrikli kırkım makinesi dağıtıyor; TÜİK'in 2021 verisine göre Türkiye'de 289 bin 555 Ankara keçisinin 220 bin 229'u Ankara ilindedir ve ülkenin 468 tonluk tiftik üretiminin 330 tonu buradan çıkar. Anadolu Ajansı'na göre ildeki sayı 2008'de 66 binden 2020'de 166 bine çıkmıştır. Keçiyi görmek için gideceğiniz yer bellidir: en yoğun yetiştirildiği Ayaş, Beypazarı, Güdül ve Nallıhan köyleri. İlkbahar kırkım mevsimidir; o günlerde köy yolunda süt beyazı, buklesi topuklara inen bir sürüyle karşılaşmak Ankara'nın en eski manzaralarından birini görmek demektir.

Ankara tavşanı, adını taşıdığı şehirde en zor bulunanı

Ankara Ticaret Borsası'nın bilgi notu ilk cümlesinde acı gerçeği söyler: adı Ankara tavşanı olmasına rağmen, bırakın Türkiye'yi, Ankara'da bile yetiştiriciliği yok olmuştur. Oysa bu tavşan bilinen en eski tavşan ırkı ve yalnızca yünü için yetiştirilen tek tavşandır. İlk kez 1708'de İngiltere'de kaydedildi; 1723'te Ankara'dan Fransa'nın Bordeaux limanına götürüldü ve 18. yüzyılda Fransız soylularının gözde ev hayvanı oldu. Almanya'da 1771'den beri yetiştiriliyor; Prusya hükümeti 1780 ve 1781'de yün üretimini ödüllerle destekledi. 20. yüzyılın başında Amerika'ya ulaştı; İkinci Dünya Savaşı yıllarında Amerika'daki yıllık üretim 54 bin kilogramı aştı. Yünün sırrı inceliğindedir: lif çapı 14 ile 16 mikron arasındadır, yani kaşmir kadar incedir ve koyun yününden çok daha sıcak tutar. Tüy ayda yaklaşık üç santim uzar ve her 90 ile 100 günde bir kırkılır ya da elle toplanır; dişiler yılda bir kilograma yakın, erkekler 700 ile 800 gram yün verir. Amerikan Tavşan Yetiştiricileri Birliği dört ana tip tanır: İngiliz, Fransız, Dev ve Saten Ankara; Alman, Fin ve Japon tipleri de vardır. Dünya üretimi yılda 8 ile 12 bin ton arasındadır ve bunun yaklaşık yüzde doksanı Çin'den gelir. Bakımı zahmetlidir; tüyler her gün taranmazsa keçeleşir, hayvanın yalayarak yuttuğu tüy midede topaklanıp ölümcül tıkanmaya yol açabilir ve kırkımdan sonraki ilk hafta soğuk yüzünden en riskli dönemdir.

Türkiye'ye dönüş geç ve zor oldu. Yerli tekstil sanayisi angora yününü 1990'larda işlemeye başlayınca ithalat 1995'te 105 tona ulaştı ve aynı yıl Kırşehir'de bir girişimci Almanya'dan getirdiği kırk tavşanla ilk çiftliği kurdu. 1999'da TÜBİTAK, Erciyes Üniversitesi Veteriner Fakültesi ve Ankara Tavukçuluk Araştırma Enstitüsü'nün katkısıyla Fransa'dan 56 dişi ve 6 erkek tavşan getirildi; Kayseri'deki bu sürü ırkın Türkiye'deki gen kaynağı oldu. Ege Üniversitesi'nin 2007'de yayımladığı bir çalışma 17 ilde 42 işletme saydı, ortalama yıllık yün verimini 642 gram olarak ölçtü ve teknik bilgi eksikliği, kaliteli yem bulamama ve yünü pazarlayamama gibi sorunları sıraladı. Bilgi notu, tavşanın 1.100 ile 2.000 metre yükseklikte en iyi verimi verdiğini ve barınak sıcaklığının 5 ile 15 derece arasında tutulması gerektiğini yazar; yani yüksek ve serin bir platoda kurulu Ankara'nın çevresi bu hayvan için hala uygun bir yurttur. Ne var ki bugün Ankara'da onu görmek üçü arasında en zor olanıdır; karşınıza çıkması en olası yer bir araştırma sürüsü ya da küçük bir aile çiftliğidir.

Üçünü birden görmek için

Ankara'da üç hayvanı bir günde görmek mümkün değildir, ama iki gün yeter. İlk gün Pursaklar'daki kedi evine gidin; kedilerin bahçede gezdiği saatleri ve grup ziyareti kurallarını belediyeden önceden öğrenin, kedileri kucağa almadan görevliye sorun. Sonra Ulus'a inip Suluhan ve bedesten çevresinde dolaşın; sof ticaretinin yüzyıllarca döndüğü hanlar oradadır ve Koç Üniversitesi VEKAM'ın sof üzerine yayınları bu sokakların hikayesini anlatır. İkinci günü Ayaş, Beypazarı, Güdül ve Nallıhan yönüne ayırın; kırkım yılda iki kez yapılır ve ilkbahar bunlardan biridir. Sürüye yaklaşmadan çobana sorun, köpekleri uzaktan tanıyın ve fotoğraf için sabah ışığını bekleyin. Tavşan için ise sabırlı olun; Ankara'nın adını dünyaya taşıyan üç hayvandan onu geri getirmek henüz tamamlanmamış bir iştir. Belki de bu yazıyı okuyan biri o işi üstlenir.

Kaynaklar

Yorumlar

0/1000

İlk yorumu sen yaz